• RUSYA
    Rusya dünyanın en büyük ülkesidir, kültürlerin, antik gelenekler, anıtsal mimarinin ve nefes kesen doğal manzaranın gerçek bir mozaiğidir. Uçsuz bucaksız bozkırlardan acımasız kışlara, rafine sanatlardan canlı şehirlere - Rusya'yı ziyaret etmek, kendinizi tarihteki en dikkat çekici medeniyetlerden birine sürüklemektir.

    Nüfus: Yaklaşık 146 milyon kişi (belirli tartışmalı bölgeler hariç)
    Resmi dil: Rusça
    Arazi alanı: yaklaşık 17.098,246 km2
    Başkent: Moskova
    İkinci en büyük şehir: Saint Petersburg

    Rusya hakkında inanılmaz gerçekler:
    Gezegenin en büyük ülkesi
    Rusya, hem Avrupa hem de Asya'nın bazı bölgelerini kapsayan 11 zaman dilimini kapsıyor, etkileyici iklim ve manzara çeşitliliğiyle.

    Büyük sanat ve edebiyatın beşiği
    Leo Tolstoy'dan Fyodor Dostoyevski'ye ve dünyaca ünlü Rus balesine kadar ülke dünya edebiyatı, müzik ve sahne sanatlarını derinden etkilemiştir.

    Trans-Sibirya Demiryolu
    9,200 kilometreden fazla uzanan bu efsanevi demiryolu batıdaki Moskova'yı uzak doğuda Vladivostok'a bağlıyor. Dünyanın faaliyet gösteren en uzun sürekli demiryolu hattıdır.

    Baykal Gölü
    Sibirya'da yer alan en derin ve en eski tatlı su gölleri arasında - yaklaşık 25 milyon yaşında. Maksimum derinliği yaklaşık 1,620-1,640 metredir ve dünyanın dondurulmamış tatlı yüzey suyunun yaklaşık %20'sini tutar.

    Tarihi ve kültürel semboller
    Renkli kubbeleriyle Kızıl Meydan, Kremlin ve Saint Basil Katedrali, Rusya'nın tarihi, siyasi ve mimari mirasını temsil eden simgeler.

    Bilimsel ve uzay gücü
    Rusya (eski Sovyetler Birliği'nin bir parçası) uzay keşfinde öncülük eden, ilk yapay uydu Sputnik'i fırlattı ve ilk insan Yuri Gagarin'i 1961'de uzaya gönderdi.

    Aşırı kışlar ve donmuş manzaralar
    Sibirya gibi bölgeler gezegendeki en düşük sıcaklıklardan bazılarını yaşıyor; Oymyakon gibi yerlerde kış sıcaklıkları yaklaşık −70°C'ye düşebilir.

    Coğrafya Kaderdir
    RUSYA 🇷🇺 Rusya dünyanın en büyük ülkesidir, kültürlerin, antik gelenekler, anıtsal mimarinin ve nefes kesen doğal manzaranın gerçek bir mozaiğidir. Uçsuz bucaksız bozkırlardan acımasız kışlara, rafine sanatlardan canlı şehirlere - Rusya'yı ziyaret etmek, kendinizi tarihteki en dikkat çekici medeniyetlerden birine sürüklemektir. 🍀 Nüfus: Yaklaşık 146 milyon kişi (belirli tartışmalı bölgeler hariç) 🍀 Resmi dil: Rusça 🍀 Arazi alanı: yaklaşık 17.098,246 km2 🍀 Başkent: Moskova 🍀 İkinci en büyük şehir: Saint Petersburg 📌 Rusya hakkında inanılmaz gerçekler: 🔸 🌍 Gezegenin en büyük ülkesi Rusya, hem Avrupa hem de Asya'nın bazı bölgelerini kapsayan 11 zaman dilimini kapsıyor, etkileyici iklim ve manzara çeşitliliğiyle. 🔸 🎭 Büyük sanat ve edebiyatın beşiği Leo Tolstoy'dan Fyodor Dostoyevski'ye ve dünyaca ünlü Rus balesine kadar ülke dünya edebiyatı, müzik ve sahne sanatlarını derinden etkilemiştir. 🔸 🚂 Trans-Sibirya Demiryolu 9,200 kilometreden fazla uzanan bu efsanevi demiryolu batıdaki Moskova'yı uzak doğuda Vladivostok'a bağlıyor. Dünyanın faaliyet gösteren en uzun sürekli demiryolu hattıdır. 🔸 ❄️ Baykal Gölü Sibirya'da yer alan en derin ve en eski tatlı su gölleri arasında - yaklaşık 25 milyon yaşında. Maksimum derinliği yaklaşık 1,620-1,640 metredir ve dünyanın dondurulmamış tatlı yüzey suyunun yaklaşık %20'sini tutar. 🔸 🏰Tarihi ve kültürel semboller Renkli kubbeleriyle Kızıl Meydan, Kremlin ve Saint Basil Katedrali, Rusya'nın tarihi, siyasi ve mimari mirasını temsil eden simgeler. 🔸 🛰️ Bilimsel ve uzay gücü Rusya (eski Sovyetler Birliği'nin bir parçası) uzay keşfinde öncülük eden, ilk yapay uydu Sputnik'i fırlattı ve ilk insan Yuri Gagarin'i 1961'de uzaya gönderdi. 🔸 🧊 Aşırı kışlar ve donmuş manzaralar Sibirya gibi bölgeler gezegendeki en düşük sıcaklıklardan bazılarını yaşıyor; Oymyakon gibi yerlerde kış sıcaklıkları yaklaşık −70°C'ye düşebilir. Coğrafya Kaderdir
    0 Comments 0 Shares
  • Çöpür Taşı nedir bilir misiniz?..

    Eskiden, mimarlıkta suyu işlenen dairevi bir yolda dolaştırıp güzel bir görüntü ve ses elde etmek için yapılan uygulamada, suyun çevrildiği işlemeli taşın adıdır.

    Çöpür, Su yolunun üzerine, havuzun yanına veya çeşmelerin taşma yoluna vb. gibi gerek iç mekanda gerek dış mekanda uygulanmış.

    Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Acun, global dünyada insanların farklılıkları ile fark edildiklerini belirterek, "Bizim farklılığımız ise kültürümüzdür." dedi.

    Prof. Dr. Acun, Türk kültürünün unutulduğunu ileri sürerek, "Biz, bu farklılıklar bizi geri bırakıyor diye bunları terk ettik ve böylece kültürümüzü kaybettik." diye konuştu. Binek taşı, külliye, dinlenme taşı, sadaka taşı, yitik taşı, ezan taşı, çöpür taşı, süzek taşı gibi Osmanlı'da kullanılan çeşitli taşların anlamını anlatan Acun, bunların Türk kültürünün inceliğini gösterdiğini ifade etti.Osmanlı'da her kesimin düşünüldüğünü dile getiren Acun, günümüz gençliğinin kendi kültürünü unuttuğunu savundu. Acun, Türk kültüründeki inceliğe Avrupa'nın hiçbir yerinde rastlanmadığını belirtti...
    Ülkemizde bulunan çöpür taşının bazı örnekleri:
    Kayseri Güpgüpoğlu Konağında,
    Diyarbakır, Cemil Paşa Konağında,
    Sivas Ulu Cami karşısında,
    Denizli’de Meserret Sokak’ta,
    Topkapı Sarayı’nda,
    İstanbul Ataşehir Nezahat Gökyiğit Botanik Parkı’nda,
    Mardin, Deyrulzafaran Manastırı ziyaretçi karşılama merkezinde,
    Eyüp’te Şeyh Murad Efendi Tekkesi’nin bahçesinde bulunmaktadır..

    Çöpür taşından suyun müzikli bir şekilde ilerlemesi, suyun hareketini izleyen ve dinleyenin huzur bulması ve bu su yolunu, içinden su akarken seyredenin gözü şifa bulurmuş...
    Muazzez İlmiye Çığ sayfasından alıntı
    Çöpür Taşı nedir bilir misiniz?.. Eskiden, mimarlıkta suyu işlenen dairevi bir yolda dolaştırıp güzel bir görüntü ve ses elde etmek için yapılan uygulamada, suyun çevrildiği işlemeli taşın adıdır. Çöpür, Su yolunun üzerine, havuzun yanına veya çeşmelerin taşma yoluna vb. gibi gerek iç mekanda gerek dış mekanda uygulanmış. Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Acun, global dünyada insanların farklılıkları ile fark edildiklerini belirterek, "Bizim farklılığımız ise kültürümüzdür." dedi. Prof. Dr. Acun, Türk kültürünün unutulduğunu ileri sürerek, "Biz, bu farklılıklar bizi geri bırakıyor diye bunları terk ettik ve böylece kültürümüzü kaybettik." diye konuştu. Binek taşı, külliye, dinlenme taşı, sadaka taşı, yitik taşı, ezan taşı, çöpür taşı, süzek taşı gibi Osmanlı'da kullanılan çeşitli taşların anlamını anlatan Acun, bunların Türk kültürünün inceliğini gösterdiğini ifade etti.Osmanlı'da her kesimin düşünüldüğünü dile getiren Acun, günümüz gençliğinin kendi kültürünü unuttuğunu savundu. Acun, Türk kültüründeki inceliğe Avrupa'nın hiçbir yerinde rastlanmadığını belirtti... Ülkemizde bulunan çöpür taşının bazı örnekleri: Kayseri Güpgüpoğlu Konağında, Diyarbakır, Cemil Paşa Konağında, Sivas Ulu Cami karşısında, Denizli’de Meserret Sokak’ta, Topkapı Sarayı’nda, İstanbul Ataşehir Nezahat Gökyiğit Botanik Parkı’nda, Mardin, Deyrulzafaran Manastırı ziyaretçi karşılama merkezinde, Eyüp’te Şeyh Murad Efendi Tekkesi’nin bahçesinde bulunmaktadır.. Çöpür taşından suyun müzikli bir şekilde ilerlemesi, suyun hareketini izleyen ve dinleyenin huzur bulması ve bu su yolunu, içinden su akarken seyredenin gözü şifa bulurmuş... Muazzez İlmiye Çığ sayfasından alıntı
    0 Comments 0 Shares
  • ŞAMAMA...
    Öyle bir kavun düşünün ki elma büyüklüğünde, parfüm kadar etkili mis gibi kokan bir lezzet.
    Şamama kavunu günümüzde unutulmuş lezzetlerden biridir.

    Arapçadaki “şemm (hoş kokan,güzel kokulu)” sözcüğünden türemiştir. Şamama ile ilgili en eski kayıtlar Divanü Lugat-ıt Türk’te karşımıza çıkmaktadır.
    Eskiden evlerde evin birçok noktasına asılır, elbiselerin arasına konulur, gelin çeyizlerine eklenir, askere giden gençlerin bohçalarına konulan bir parfümdür.
    Şamama kavunu, günümüz kavunları gibi tatlı değildi, bundan dolayı yiyecek olarak tüketilmezdi.
    Fakat aroması bir çok lezet için şurup, tatlı, şeker, lokum, şerbet yapımında kullanılmaktaydı. Şamama, hasat edildiği zaman çok güzel kokmazmış.
    Un ve ya kepek çuvallarının içinde 2 hafta bekletildikten sonra mis gibi kokmaya başlarmış.
    Anadolu’nun hemen hemen heryerinde yetişebilen bir meyvedir.
    Anadolu’daki bazı isimleri şöyledir; alabaş (Osmaniye), cırdatan (Bolu), cırlangıç (Denizli), eşememe (Mersin), şebeden (Maraş) şememe Gaziantep şeklindedir.
    Eşref Bin Muhammed’in 14. yüzyılda yazdığı eserlerinde tıpta şamama koklamanın beyin sağlığına çok iyi geldiğini, tüketmenin ise mide rahatsızlıklarını giderdiğini bildirmektedir.
    Ayrıca Evliya Çelebinin seyahatnamesinde Şamama kavunlarının zenginler ve padişahlar arasında hediye olarak sunulmakta olduğu yazmaktadır.
    Osmanlı döneminde elde şamama taşımak adet haline gelmiştir.
    İnsanlar hem güzel kokmak hem de arada koklayıp mutlu olmak için yanlarında taşırlarmış.
    Anadolu edebiyatını incelediğimizde bir çok şiirde şamama kavunundan bahsetmektedir.
    Geçmişte bir cep telefonu gibi insanların yanlarında taşıdığı, önem vermiş olduğu bu güzellik günümüzde unutulmuştur.
    ŞAMAMA... Öyle bir kavun düşünün ki elma büyüklüğünde, parfüm kadar etkili mis gibi kokan bir lezzet. Şamama kavunu günümüzde unutulmuş lezzetlerden biridir. Arapçadaki “şemm (hoş kokan,güzel kokulu)” sözcüğünden türemiştir. Şamama ile ilgili en eski kayıtlar Divanü Lugat-ıt Türk’te karşımıza çıkmaktadır. Eskiden evlerde evin birçok noktasına asılır, elbiselerin arasına konulur, gelin çeyizlerine eklenir, askere giden gençlerin bohçalarına konulan bir parfümdür. Şamama kavunu, günümüz kavunları gibi tatlı değildi, bundan dolayı yiyecek olarak tüketilmezdi. Fakat aroması bir çok lezet için şurup, tatlı, şeker, lokum, şerbet yapımında kullanılmaktaydı. Şamama, hasat edildiği zaman çok güzel kokmazmış. Un ve ya kepek çuvallarının içinde 2 hafta bekletildikten sonra mis gibi kokmaya başlarmış. Anadolu’nun hemen hemen heryerinde yetişebilen bir meyvedir. Anadolu’daki bazı isimleri şöyledir; alabaş (Osmaniye), cırdatan (Bolu), cırlangıç (Denizli), eşememe (Mersin), şebeden (Maraş) şememe Gaziantep şeklindedir. Eşref Bin Muhammed’in 14. yüzyılda yazdığı eserlerinde tıpta şamama koklamanın beyin sağlığına çok iyi geldiğini, tüketmenin ise mide rahatsızlıklarını giderdiğini bildirmektedir. Ayrıca Evliya Çelebinin seyahatnamesinde Şamama kavunlarının zenginler ve padişahlar arasında hediye olarak sunulmakta olduğu yazmaktadır. Osmanlı döneminde elde şamama taşımak adet haline gelmiştir. İnsanlar hem güzel kokmak hem de arada koklayıp mutlu olmak için yanlarında taşırlarmış. Anadolu edebiyatını incelediğimizde bir çok şiirde şamama kavunundan bahsetmektedir. Geçmişte bir cep telefonu gibi insanların yanlarında taşıdığı, önem vermiş olduğu bu güzellik günümüzde unutulmuştur.
    0 Comments 0 Shares
  • “Bak, bizi bekliyor güneş ve çiçek
    Davran, yoksa bu yağmur da bitecek...”

    Nurullah Genç

    #cinsdergi #nurullahgenç #edebiyat #sanat
    “Bak, bizi bekliyor güneş ve çiçek Davran, yoksa bu yağmur da bitecek...” Nurullah Genç #cinsdergi #nurullahgenç #edebiyat #sanat
    0 Comments 0 Shares
  • Uluğ Bey Medresesi: Semerkand'ın Tarihi Eğitim Merkezi

    **Tarih ve Kültür Mirası:** Uluğ Bey Medresesi, Semerkand'ın tarihi ve kültürel mirasının önemli bir parçasıdır.

    **Eğitim Alanları:** 15. yüzyılda Uluğ Bey tarafından inşa edilmiş olup matematik, astronomi, felsefe ve edebiyat gibi alanlarda eğitim vermiştir.

    **Mimari Özellikler:** Medresenin mimarisi dikkat çekicidir ve Osmanlı medreselerine de etkisi olmuştur.

    #UluğBeyMedresesi #Semerkand #Tarih #Kültür #Özbekistan #Eğitim #Restorasyon #Turizm
    ✨Uluğ Bey Medresesi: Semerkand'ın Tarihi Eğitim Merkezi 🏛️ **Tarih ve Kültür Mirası:** Uluğ Bey Medresesi, Semerkand'ın tarihi ve kültürel mirasının önemli bir parçasıdır. 📚 **Eğitim Alanları:** 15. yüzyılda Uluğ Bey tarafından inşa edilmiş olup matematik, astronomi, felsefe ve edebiyat gibi alanlarda eğitim vermiştir. 🏰 **Mimari Özellikler:** Medresenin mimarisi dikkat çekicidir ve Osmanlı medreselerine de etkisi olmuştur. 🏷️ #UluğBeyMedresesi #Semerkand #Tarih #Kültür #Özbekistan #Eğitim #Restorasyon #Turizm
    0 Comments 0 Shares
  • İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ
    Harran, Urfa ve Rasül-Ayn (Ceylanpınar) arasında kurulu eski bir yerleşim yeridir. İskender’in doğu seferi sırasında Yunanistanlı bir çok bilgin Harran’a yerleşti. Yunanistan ve Makedonya asıllı insanların Harran’a yerleşmeleri ve gök cisimlerini tanrılar olarak görmeleri, zamanla buranın“Pagan Kent” olarak kayıtlara geçmesine neden olmuştur.
    Aslında Paganus sözcüğü çiftçi anlamına gelmekte olup, zamanla Hıristiyan olmayıp eski (putperest) dinlerinde kalanlar için kullanılmıştır.[2] Tarihte “Harranlıların dini” olarak bilinen inanç, aslında Yunanistan kökenli insanların getirdiği Pisagoryen öğretiler ile Kildaniler´in [gökbilimcilerin] Babilistan’dan arta kalan inançlarının karışımı olan bir dindir.
    Zira, Pisagor ve ardılları komünal bir topluluk oluşturmuş, kendilerine özgü ritüeller ve giysiler icad etmiş ve tapınaklar inşa etmişlerdir. Bunun bir benzerine de Harran’da yerleşmiş olan halk sahipti.[3]
    Harranlılar, ruhun göçmesi inancına inanıyorlar ya da ruhun bedenden ayrıldıktan sonra yıldızlar dünyasında kaldığına inanıyorlardı. Onlara göre iki dünya vardır:
    a) Gökler dünyası ve
    b) Ay küresinin altındaki dünya.
    Yer küresi, gök, güneş ve yıldızlar yaratılmamış olup, ezelidirler. Harranlılar peygamberlere de inanmıyorlardı. Onların peygamberleri, filozoflar ve bilginlerdi.[4] Görüldüğü gibi doğu ve batı kültür ve inançlarının karışımı bir din olan Harranlılar´ın dini eklektik bir yapıya sahiptir.
    Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Harran’da Yunanlılar, Kildaniler ve Araplar oturuyordu.[5] Hıristiyanlık güçlenip Doğu Roma devletinin resmi dini haline geldiğinde Hıristiyanlar, Harranlılar´ın Hıristiyan olmalarını istedi ancak başarılı olamadılar.
    Bu nedenle Harran’a “Helenopolis” adını verdiler. Harran, yeni dini kabul etmek istemeyen Yunanlılar´ın ve diğer karşıtların merkezi haline geldi. Bu din bağlıları, İslam güçleri bölgeyi ele geçirdikten sonra, Halife Me’mun zamanında öldürülmekten kurtulmak için kendilerine “Sabiiler” adını verdiler[6]
    Bölgenin Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Harranlılar ve Bardaysan’ın ardılları arasında yazgı ve özgür irade ile ilgili tanrıbilimsel ve felsefi tartışmalar meydana gelmiştir. Hıristiyanlar ve Bardaysan’ın ardıllarına göre, insan özgürdür ve etkinliklerinde de yine özgürdür. Bu düşünce o dönemde gelişmekte olan Mutezile bilginlerini etkilemiş gibi görünmektedir.
    Diğer tarafın görüşüne yani Harranlılara göre ise, meydana gelen her şey, Allah’ın takdir etmesi ve gök cisimleri tarafından yönetilen yazgı ile meydana gelir. İnsan etkinliklerinde özgür değildir. Bu düşünce de İslam düşüncesinde o dönem varlığını sürdüren Cebriye mezhebini ve Emevi halifelerinin desteklediği düşünceleri etkilemişe benzemektedir.[7]
    Harranlılar Süryanice konuşuyorlardı. Yıldızların ruh sahibi olduğu ve tanrı ile insan arasında aracı olduğu inancına sahiptiler. Bu nedenle yıldızlar için törenler ve heykeller meydana getirmiş, yıldızlara insan ve hayvanları kurbanlar olarak sunmuşlardır. Harranlılar´ın inşa ettiği heykeller, belirli geometrik ölçülerle yapılıyordu. Bu nedenle astronomi ve geometride çok önemli çalışmalar yapmışlardır.
    Harran’da kurulan akademi, İskenderiye’den Antakya’ya göç eden akademinin bir devamı idi.[8] Bu akademiyi Antakya’dan Harran’a taşıyan biri Harranlı diğeri Mervli olan iki bilgindi.[9] Bu akademide yetişmiş önemli filozoflar şunlardır:
    Teodor Ebu-Qurra, Yakubi ruhbanlardan Teodosiyos Romanos (öl. 896), İslam düşünürlerinden Farabi’ye de hocalık yapan ünlü Hıristiyan tanrıbilimcisi Yuhanna Bar-Haylan (860-920) ve en önemlisi de daha sonra Bağdat’a taşınacak akademide bir çok önemli çeviri etkinliğine katkıda bulunan ve bir çok önemli felsefi eser bırakan Sabii kökenli Sabit Bar-Qurra (821-901) ve onun oğlu Sinan Bar-Sabit Qurra’dır. Bu bilginlere az sonra değineceğiz ama öncelikle akademinin eğitimi hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olur kanısındayım.
    Akademide öğrenci üç aşamalı bir eğitimden geçirilirdi. Birinci aşamada çocuk küçük yaşta okula alınır, gizemler bilgisine sahip olsun diye belli bir eğitim programından geçirilirdi. İlk olarak Süryanice, Yunanca ve Arapça dillerine sahip olmaları sağlanırdı. İkinci aşamada edebiyat dersleri ile beraber Matematik, Astronomi ve Müzik dersleri verilirdi. Matematik dersinin amacı, ileride felsefe ve ileri düzeyde astronomi dersleri ile tanışacak öğrencinin zihni etkinliğini geliştirmektir.
    Bu aşamanın sonunda öğrenci, Yunanca ve Süryanice’den Arapça’ya kolaylıkla çeviri yapabilme düzeyine geliyor ve Euklides, Batlamyus gibi bilginlerin eserlerini anlayacak düzeye ulaşıyordu. Üçüncü aşama ise, yüksek öğrenimin karşılığıydı. Bu aşamada öğrenci Felsefe, Tıp ve Matematik dersleri alırdı. Yine bu aşamada öğrenci artık yavaş yavaş küçük bilimsel eserler yazmaya başlıyordu. Yapıt basımı ve cilt işi de bu aşamada öğrenilirdi.[10]
    Bu akademi tıpkı Platon’un Atina Akademisinde olduğu gibi kapısında “kendini bilen tanrısını bilir” ifadesi yazılıydı. Bu akademi yaklaşık olarak yarım yüzyıl etkinlik gösterdikten sonra Bağdat’a aktarılmıştır.[11]



    Süryani Araştırmalar Derneği ܒܝܬ ܒܘܚ̈ܢܐ ܣܘܪ̈ܝܝܐ
    osnrtdoSpe580ıf6au0gkm97A9265i00aa235831r09l4f80 191t2i c01l ·
    Nesim Doru: İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ
    İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ Harran, Urfa ve Rasül-Ayn (Ceylanpınar) arasında kurulu eski bir yerleşim yeridir. İskender’in doğu seferi sırasında Yunanistanlı bir çok bilgin Harran’a yerleşti. Yunanistan ve Makedonya asıllı insanların Harran’a yerleşmeleri ve gök cisimlerini tanrılar olarak görmeleri, zamanla buranın“Pagan Kent” olarak kayıtlara geçmesine neden olmuştur. Aslında Paganus sözcüğü çiftçi anlamına gelmekte olup, zamanla Hıristiyan olmayıp eski (putperest) dinlerinde kalanlar için kullanılmıştır.[2] Tarihte “Harranlıların dini” olarak bilinen inanç, aslında Yunanistan kökenli insanların getirdiği Pisagoryen öğretiler ile Kildaniler´in [gökbilimcilerin] Babilistan’dan arta kalan inançlarının karışımı olan bir dindir. Zira, Pisagor ve ardılları komünal bir topluluk oluşturmuş, kendilerine özgü ritüeller ve giysiler icad etmiş ve tapınaklar inşa etmişlerdir. Bunun bir benzerine de Harran’da yerleşmiş olan halk sahipti.[3] Harranlılar, ruhun göçmesi inancına inanıyorlar ya da ruhun bedenden ayrıldıktan sonra yıldızlar dünyasında kaldığına inanıyorlardı. Onlara göre iki dünya vardır: a) Gökler dünyası ve b) Ay küresinin altındaki dünya. Yer küresi, gök, güneş ve yıldızlar yaratılmamış olup, ezelidirler. Harranlılar peygamberlere de inanmıyorlardı. Onların peygamberleri, filozoflar ve bilginlerdi.[4] Görüldüğü gibi doğu ve batı kültür ve inançlarının karışımı bir din olan Harranlılar´ın dini eklektik bir yapıya sahiptir. Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Harran’da Yunanlılar, Kildaniler ve Araplar oturuyordu.[5] Hıristiyanlık güçlenip Doğu Roma devletinin resmi dini haline geldiğinde Hıristiyanlar, Harranlılar´ın Hıristiyan olmalarını istedi ancak başarılı olamadılar. Bu nedenle Harran’a “Helenopolis” adını verdiler. Harran, yeni dini kabul etmek istemeyen Yunanlılar´ın ve diğer karşıtların merkezi haline geldi. Bu din bağlıları, İslam güçleri bölgeyi ele geçirdikten sonra, Halife Me’mun zamanında öldürülmekten kurtulmak için kendilerine “Sabiiler” adını verdiler[6] Bölgenin Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Harranlılar ve Bardaysan’ın ardılları arasında yazgı ve özgür irade ile ilgili tanrıbilimsel ve felsefi tartışmalar meydana gelmiştir. Hıristiyanlar ve Bardaysan’ın ardıllarına göre, insan özgürdür ve etkinliklerinde de yine özgürdür. Bu düşünce o dönemde gelişmekte olan Mutezile bilginlerini etkilemiş gibi görünmektedir. Diğer tarafın görüşüne yani Harranlılara göre ise, meydana gelen her şey, Allah’ın takdir etmesi ve gök cisimleri tarafından yönetilen yazgı ile meydana gelir. İnsan etkinliklerinde özgür değildir. Bu düşünce de İslam düşüncesinde o dönem varlığını sürdüren Cebriye mezhebini ve Emevi halifelerinin desteklediği düşünceleri etkilemişe benzemektedir.[7] Harranlılar Süryanice konuşuyorlardı. Yıldızların ruh sahibi olduğu ve tanrı ile insan arasında aracı olduğu inancına sahiptiler. Bu nedenle yıldızlar için törenler ve heykeller meydana getirmiş, yıldızlara insan ve hayvanları kurbanlar olarak sunmuşlardır. Harranlılar´ın inşa ettiği heykeller, belirli geometrik ölçülerle yapılıyordu. Bu nedenle astronomi ve geometride çok önemli çalışmalar yapmışlardır. Harran’da kurulan akademi, İskenderiye’den Antakya’ya göç eden akademinin bir devamı idi.[8] Bu akademiyi Antakya’dan Harran’a taşıyan biri Harranlı diğeri Mervli olan iki bilgindi.[9] Bu akademide yetişmiş önemli filozoflar şunlardır: Teodor Ebu-Qurra, Yakubi ruhbanlardan Teodosiyos Romanos (öl. 896), İslam düşünürlerinden Farabi’ye de hocalık yapan ünlü Hıristiyan tanrıbilimcisi Yuhanna Bar-Haylan (860-920) ve en önemlisi de daha sonra Bağdat’a taşınacak akademide bir çok önemli çeviri etkinliğine katkıda bulunan ve bir çok önemli felsefi eser bırakan Sabii kökenli Sabit Bar-Qurra (821-901) ve onun oğlu Sinan Bar-Sabit Qurra’dır. Bu bilginlere az sonra değineceğiz ama öncelikle akademinin eğitimi hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olur kanısındayım. Akademide öğrenci üç aşamalı bir eğitimden geçirilirdi. Birinci aşamada çocuk küçük yaşta okula alınır, gizemler bilgisine sahip olsun diye belli bir eğitim programından geçirilirdi. İlk olarak Süryanice, Yunanca ve Arapça dillerine sahip olmaları sağlanırdı. İkinci aşamada edebiyat dersleri ile beraber Matematik, Astronomi ve Müzik dersleri verilirdi. Matematik dersinin amacı, ileride felsefe ve ileri düzeyde astronomi dersleri ile tanışacak öğrencinin zihni etkinliğini geliştirmektir. Bu aşamanın sonunda öğrenci, Yunanca ve Süryanice’den Arapça’ya kolaylıkla çeviri yapabilme düzeyine geliyor ve Euklides, Batlamyus gibi bilginlerin eserlerini anlayacak düzeye ulaşıyordu. Üçüncü aşama ise, yüksek öğrenimin karşılığıydı. Bu aşamada öğrenci Felsefe, Tıp ve Matematik dersleri alırdı. Yine bu aşamada öğrenci artık yavaş yavaş küçük bilimsel eserler yazmaya başlıyordu. Yapıt basımı ve cilt işi de bu aşamada öğrenilirdi.[10] Bu akademi tıpkı Platon’un Atina Akademisinde olduğu gibi kapısında “kendini bilen tanrısını bilir” ifadesi yazılıydı. Bu akademi yaklaşık olarak yarım yüzyıl etkinlik gösterdikten sonra Bağdat’a aktarılmıştır.[11] Süryani Araştırmalar Derneği ܒܝܬ ܒܘܚ̈ܢܐ ܣܘܪ̈ܝܝܐ osnrtdoSpe580ıf6au0gkm97A9265i00aa235831r09l4f80 191t2i c01l · Nesim Doru: İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ
    0 Comments 0 Shares
  • Kudüs'te teravih

    Peki #Kudüs bizim neyimiz olur

    Bosna'dan M. Yasir Cebeci'nin kaleminden: https://dkp.blob.core.windows.net/dkp-dergi-flippage/Baglar%205/dergi.html (Syf: 23)

    Balkanlar'daki Türk edebiyatının sesi #Bağlar 5. sayısı ile yayında!
    📸 Kudüs'te teravih Peki #Kudüs bizim neyimiz olur❓ 📖 Bosna'dan M. Yasir Cebeci'nin kaleminden: https://dkp.blob.core.windows.net/dkp-dergi-flippage/Baglar%205/dergi.html (Syf: 23) Balkanlar'daki Türk edebiyatının sesi #Bağlar 5. sayısı ile yayında!
    0 Comments 0 Shares
  • İstanbul her sokağında gizli hazinelerin yattığı büyük bir miras. Mimari anlamda ise her biri kendi hikâyesine sahip yüzlerce yapının külliyatı olma özelliğini taşıyor. Fatih ilçesinin Laleli semtinde yer alan Tayyare Apartmanları, yakın bir zaman öncesine kadar kendisinin sahibi olan THK’daki (Türk Hava Kurumu) yolsuzluk haberleri ile gündeme gelmiş olsa da İstanbul’un en önemli mimari eserlerinden birisi olduğu şüphesiz.

    Türk Lirası üzerinde yer alacak kadar büyük bir öneme sahip ve Birinci Millî Mimarlık Akımının da öncülerinden Mimar Kemaleddin’in(*) en ünlü eserlerinden birisidir Laleli’deki Tayyare Apartmanları. İlk olarak Harikzedegân (Yangınzede) Apartmanları ismiyle hizmete alınmış olan yapılar bugün Tayyare Apartmanları adıyla bilinmektedirler. Söz konusu yapılar, 1918 yılı Mayıs ayında Cibali’deki büyük yangında yok olan 7500 kadar evin yerine ikâme olacak harikzedeganlar adına inşa edilmiştir. Manizâde Hacı Hüseyin Efendi’nın başkanlığında oluşturulan bir kurul tarafından toplanan bağışlarla 1922 yılında tamamlanan Tayyare Apartmanları, altışar katlı dört blok ve toplamda 124 daireden oluşmaktadır.

    Mimar Kemaleddin’in, oryantalizm ve Art Nouveau gibi akımlara rağbet edildiği bir dönemde Osmanlı Barok ve İslam mimari üslubu sentezini benimseyerek tasarladığı projede, bloklar arasında farklı sokakların buluştuğu iç avlular ortaya çıkar. Aynı zamanda Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin hem ilk toplu konut projesi olması hem de ilk betonarme karkas sistemi ile inşa edilmiş yapısı olması, eserin başka bir önemini daha ortaya çıkarır. Tayyare Apartmanları, 1985 yılına kadar apartman olarak kullanılmıştır. Bugün ise Crowne Plaza’ya ev sahipliği yapmaktadır.

    Mimar Kemaleddin Bey, Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti’nin kurucularındandır. 1909 yılında Evkaf Nezareti’nin başında görev almıştır. Önemli eserleri arasında Şark Demiryolları Şirketi adına projelendirdiği ve bugün her biri tarihi eser niteliği taşıyan Filibe, Sofya, Selanik ve Edirne Garları bulunmaktadır. Bebek Camii, Çamlıca Kız Lisesi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi, Gazi Osman Paşa Türbesi, Ankara Palas gibi eserlerin de aynı zamanda mimar başıdır. Fakat kendisinin dünyaca üne kavuşması, 1919 yılında Kudüs müftüsünün özel daveti ile Mescid-i Aksa Camii’nin onarımını gerçekleştiren ekibin başında gösterdiği başarıdan dolayı, İngiliz Kraliyet Mimarlar Akademisi’ne (RIBA) şeref üyesi olarak seçilmesiyle gerçekleşmiştir.
    BİLİM&TARİH SAYFASINDAN ALINTI..
    İstanbul her sokağında gizli hazinelerin yattığı büyük bir miras. Mimari anlamda ise her biri kendi hikâyesine sahip yüzlerce yapının külliyatı olma özelliğini taşıyor. Fatih ilçesinin Laleli semtinde yer alan Tayyare Apartmanları, yakın bir zaman öncesine kadar kendisinin sahibi olan THK’daki (Türk Hava Kurumu) yolsuzluk haberleri ile gündeme gelmiş olsa da İstanbul’un en önemli mimari eserlerinden birisi olduğu şüphesiz. Türk Lirası üzerinde yer alacak kadar büyük bir öneme sahip ve Birinci Millî Mimarlık Akımının da öncülerinden Mimar Kemaleddin’in(*) en ünlü eserlerinden birisidir Laleli’deki Tayyare Apartmanları. İlk olarak Harikzedegân (Yangınzede) Apartmanları ismiyle hizmete alınmış olan yapılar bugün Tayyare Apartmanları adıyla bilinmektedirler. Söz konusu yapılar, 1918 yılı Mayıs ayında Cibali’deki büyük yangında yok olan 7500 kadar evin yerine ikâme olacak harikzedeganlar adına inşa edilmiştir. Manizâde Hacı Hüseyin Efendi’nın başkanlığında oluşturulan bir kurul tarafından toplanan bağışlarla 1922 yılında tamamlanan Tayyare Apartmanları, altışar katlı dört blok ve toplamda 124 daireden oluşmaktadır. Mimar Kemaleddin’in, oryantalizm ve Art Nouveau gibi akımlara rağbet edildiği bir dönemde Osmanlı Barok ve İslam mimari üslubu sentezini benimseyerek tasarladığı projede, bloklar arasında farklı sokakların buluştuğu iç avlular ortaya çıkar. Aynı zamanda Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin hem ilk toplu konut projesi olması hem de ilk betonarme karkas sistemi ile inşa edilmiş yapısı olması, eserin başka bir önemini daha ortaya çıkarır. Tayyare Apartmanları, 1985 yılına kadar apartman olarak kullanılmıştır. Bugün ise Crowne Plaza’ya ev sahipliği yapmaktadır. Mimar Kemaleddin Bey, Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti’nin kurucularındandır. 1909 yılında Evkaf Nezareti’nin başında görev almıştır. Önemli eserleri arasında Şark Demiryolları Şirketi adına projelendirdiği ve bugün her biri tarihi eser niteliği taşıyan Filibe, Sofya, Selanik ve Edirne Garları bulunmaktadır. Bebek Camii, Çamlıca Kız Lisesi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi, Gazi Osman Paşa Türbesi, Ankara Palas gibi eserlerin de aynı zamanda mimar başıdır. Fakat kendisinin dünyaca üne kavuşması, 1919 yılında Kudüs müftüsünün özel daveti ile Mescid-i Aksa Camii’nin onarımını gerçekleştiren ekibin başında gösterdiği başarıdan dolayı, İngiliz Kraliyet Mimarlar Akademisi’ne (RIBA) şeref üyesi olarak seçilmesiyle gerçekleşmiştir. BİLİM&TARİH SAYFASINDAN ALINTI..
    0 Comments 0 Shares
  • HİNDISTAN'IN TÜRK HÜKÜMDARI BABÜR ŞAH

    Babür İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı. Soyu, baba tarafından Timur anne tarafından Cengiz Han'a dayanan Babür Şah, 1519'dan itibaren Hindistan'a düzenlediği seferler sonunda bütün Kuzey Hindistan’ı kontrol altına alıp 1526’da Delhi Sultanlığı'na son vererek günümüzdeki Afganistan, Pakistan ve Hindistan'ın kuzeyini kapsayan topraklar üzerinde Babür İmparatorluğu'nu kurdu.

    Babür Şah'ın Çağatay dönemi edebiyatına önemli katkıları olmuştur. Çağatay Türkçesi ile kaleme aldığı ve yaptıklarını kronolojik olarak anlattığı Babürnâme Türk edebiyat tarihinin nesir türündeki başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Babür Şah, 26 Aralık 1530'da Agra'da 48 yaşında hayatını kaybetmiştir. Vefatının 493. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz. Yüce ruhu şad olsun.
    HİNDISTAN'IN TÜRK HÜKÜMDARI BABÜR ŞAH Babür İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı. Soyu, baba tarafından Timur anne tarafından Cengiz Han'a dayanan Babür Şah, 1519'dan itibaren Hindistan'a düzenlediği seferler sonunda bütün Kuzey Hindistan’ı kontrol altına alıp 1526’da Delhi Sultanlığı'na son vererek günümüzdeki Afganistan, Pakistan ve Hindistan'ın kuzeyini kapsayan topraklar üzerinde Babür İmparatorluğu'nu kurdu. Babür Şah'ın Çağatay dönemi edebiyatına önemli katkıları olmuştur. Çağatay Türkçesi ile kaleme aldığı ve yaptıklarını kronolojik olarak anlattığı Babürnâme Türk edebiyat tarihinin nesir türündeki başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Babür Şah, 26 Aralık 1530'da Agra'da 48 yaşında hayatını kaybetmiştir. Vefatının 493. yılında rahmet ve minnetle anıyoruz. Yüce ruhu şad olsun.
    0 Comments 0 Shares
  • IV. Murat Devri Doğu Seferlerinde Nehir Taşımacılığı…
    Bağdat ve Basra taraflarına yürütülen seferlerde Dicle Nehri’nin yanında kullanılan diğer suyolu güzergâhı Fırat Nehri’ydi. Fırat Nehri üzerinden taşımanın başladığı yer Birecik’ti10 . Öyle ki Fırat Nehri Toroslardaki sarp, engebeli arazideki akış hızı yüksek ve dar geçitlerinden yol aldıktan sonra Birecik’ten itibaren ulaşım için elverişli bir güzergâhta seyretmekte ve bu noktadan itibaren -Dicle’de olduğu gibi- sallar yahut keleklerle Basra’ya kadar tek yönlü taşımacılık yapılmaktaydı11. Birecik İskelesi’nden mutat yürütülen ticari taşımacılığın yanında askerî ihtiyaçlar doğrultusunda da önemli ölçüde nakliyat yürütülmüştü. Birecik bu esnada sadece askerî amaçlı taşımacılığın başlangıç noktası olarak değil, aynı zamanda bu taşımacılık için gerekli küçük ölçekli teknelerin inşa merkezi olarak da rol almıştı. Özellikle XVI. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, Bağdat ve Basra merkezli askerî operasyonlarda Birecik’e bu çerçevede emirler gönderilmişti. Mesela 1552 senesinde Halep zaimlerinden Mustafa’nın nezaretinde 300 adet geminin/sandalın inşası istenmişti12. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Basra’da ortaya çıkan Ulyanoğlu isyanı esnasında da Birecik’ten askerî amaçlı gemi inşası istenmişti. Bu çerçevede A‘zaz ve Kilis sancağı beyi Canbolad Bey’den 1565 tarihinde 400 adet geminin inşası talep edilmişti. Bu gemilerin 250 adedi asker, 150 adedi ise zahire taşımak maksadıyla yapılması öngörülmüştü13 . Birecik merkezli olarak Fırat suyolunda kullanılmak üzere askerî taşımacılık amacıyla bir başka gemi inşa faaliyeti XVII. yüzyılın başında gerçekleşmişti. Buna göre Kuyucu Murat Paşa’nın Celali seferi esnasında, eşkıyalar elinde bulunan Bağdat’a yapılması planlanan bir askeri hareket için 100 adet geminin/teknenin tamiri bitirilip, sefere hazır hale getirilmişti14 . Bununla beraber XVII. yüzyılda askerî amaçlarla Fırat ve Dicle suyolunun en yoğun kullanıldığı zaman dilimi IV. Murat dönemiydi. Nitekim Bekir Subaşı hadisesinden sonra Bağdat’ın Safevi Devleti’nce işgal edilmesinin akabinde, Osmanlı Devleti’nin dış siyasetinin merkezine Bağdat meselesi oturmuştu. Bağdat’ın geri alınmasına kadar muhtelif askerî operasyon denemeleriyle devam eden bu süreçte, sefer organizasyonlarının bir parçası olarak nehir taşımacılığı da yapılmıştı.
    KAYNAK
    Sufunu’l-İslamiyye alâ Hurufi’l-Mu’cem, İskenderiye 1974, s. 134. R. Dozy, Supplement Aux Dictionnarres Arabes, C.2, Brill, Leyde 1881, s.493. 5 Cengiz Orhonlu-Turgut Işıksal, “Osmanlı Devrinde Nehir Nakliyatı Hakkında Araştırmalar Dicle ve Fırat Nehirlerinde Nakliyat”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, S. 17-18 C. XIII, s. 91. 6 Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri (Bundan sonra MD),7, h. 305, s. 117. 7 Metin Tuncel, Abdülkerim Özaydın, “Cizre” DİA, C.8, İstanbul 1993, s. 37, 39. 8 MD, 7, s. 257, h. 719. 9 Orhonlu-Işıksal, agm, s. 95-96. 10 Orhonlu-Işıksal, agm, s. 79; Nejat Göyünç, “Dicle ve Fırat Nehirlerinde Nakliyat”, Belleten, C. LXV, S. 243, Ankara 2001, s. 656, 659. 11 M. Streck, “Birecik”, İA., C. II, MEB Yay., İstanbul 1979, s. 629-631; Ahmet Yiğit, “Osmanlı Devleti'nin Payas ve Birecik Limanları üzerinden Bağdat’a Askeri Malzeme Nakline Dair Ayıntab Şer’iyye Sicillerinden Bazı Belgeler”, 38. ICANAS Bildiri Kitabı, C. VII, Ankara 2012, s. 3398-3399. 12 Ali Yılmaz, XVI. Yüzyılda Birecik Sancağı, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1996, s.169. Ali Yılmaz, “Birecik’te Gemi İnşası”, Uluslararası Türk Denizcilik ve Piri Reis Sempozyumu 26-29 Eylül 2013, Türk Denizcilik Tarihi Bildiriler, 6. Cilt, TTK. Yay., Ankara 2014, s. 103-104.
    History Studies
    IV. Murat Devri Doğu Seferlerinde Nehir Taşımacılığı… Bağdat ve Basra taraflarına yürütülen seferlerde Dicle Nehri’nin yanında kullanılan diğer suyolu güzergâhı Fırat Nehri’ydi. Fırat Nehri üzerinden taşımanın başladığı yer Birecik’ti10 . Öyle ki Fırat Nehri Toroslardaki sarp, engebeli arazideki akış hızı yüksek ve dar geçitlerinden yol aldıktan sonra Birecik’ten itibaren ulaşım için elverişli bir güzergâhta seyretmekte ve bu noktadan itibaren -Dicle’de olduğu gibi- sallar yahut keleklerle Basra’ya kadar tek yönlü taşımacılık yapılmaktaydı11. Birecik İskelesi’nden mutat yürütülen ticari taşımacılığın yanında askerî ihtiyaçlar doğrultusunda da önemli ölçüde nakliyat yürütülmüştü. Birecik bu esnada sadece askerî amaçlı taşımacılığın başlangıç noktası olarak değil, aynı zamanda bu taşımacılık için gerekli küçük ölçekli teknelerin inşa merkezi olarak da rol almıştı. Özellikle XVI. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, Bağdat ve Basra merkezli askerî operasyonlarda Birecik’e bu çerçevede emirler gönderilmişti. Mesela 1552 senesinde Halep zaimlerinden Mustafa’nın nezaretinde 300 adet geminin/sandalın inşası istenmişti12. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Basra’da ortaya çıkan Ulyanoğlu isyanı esnasında da Birecik’ten askerî amaçlı gemi inşası istenmişti. Bu çerçevede A‘zaz ve Kilis sancağı beyi Canbolad Bey’den 1565 tarihinde 400 adet geminin inşası talep edilmişti. Bu gemilerin 250 adedi asker, 150 adedi ise zahire taşımak maksadıyla yapılması öngörülmüştü13 . Birecik merkezli olarak Fırat suyolunda kullanılmak üzere askerî taşımacılık amacıyla bir başka gemi inşa faaliyeti XVII. yüzyılın başında gerçekleşmişti. Buna göre Kuyucu Murat Paşa’nın Celali seferi esnasında, eşkıyalar elinde bulunan Bağdat’a yapılması planlanan bir askeri hareket için 100 adet geminin/teknenin tamiri bitirilip, sefere hazır hale getirilmişti14 . Bununla beraber XVII. yüzyılda askerî amaçlarla Fırat ve Dicle suyolunun en yoğun kullanıldığı zaman dilimi IV. Murat dönemiydi. Nitekim Bekir Subaşı hadisesinden sonra Bağdat’ın Safevi Devleti’nce işgal edilmesinin akabinde, Osmanlı Devleti’nin dış siyasetinin merkezine Bağdat meselesi oturmuştu. Bağdat’ın geri alınmasına kadar muhtelif askerî operasyon denemeleriyle devam eden bu süreçte, sefer organizasyonlarının bir parçası olarak nehir taşımacılığı da yapılmıştı. KAYNAK Sufunu’l-İslamiyye alâ Hurufi’l-Mu’cem, İskenderiye 1974, s. 134. R. Dozy, Supplement Aux Dictionnarres Arabes, C.2, Brill, Leyde 1881, s.493. 5 Cengiz Orhonlu-Turgut Işıksal, “Osmanlı Devrinde Nehir Nakliyatı Hakkında Araştırmalar Dicle ve Fırat Nehirlerinde Nakliyat”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, S. 17-18 C. XIII, s. 91. 6 Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri (Bundan sonra MD),7, h. 305, s. 117. 7 Metin Tuncel, Abdülkerim Özaydın, “Cizre” DİA, C.8, İstanbul 1993, s. 37, 39. 8 MD, 7, s. 257, h. 719. 9 Orhonlu-Işıksal, agm, s. 95-96. 10 Orhonlu-Işıksal, agm, s. 79; Nejat Göyünç, “Dicle ve Fırat Nehirlerinde Nakliyat”, Belleten, C. LXV, S. 243, Ankara 2001, s. 656, 659. 11 M. Streck, “Birecik”, İA., C. II, MEB Yay., İstanbul 1979, s. 629-631; Ahmet Yiğit, “Osmanlı Devleti'nin Payas ve Birecik Limanları üzerinden Bağdat’a Askeri Malzeme Nakline Dair Ayıntab Şer’iyye Sicillerinden Bazı Belgeler”, 38. ICANAS Bildiri Kitabı, C. VII, Ankara 2012, s. 3398-3399. 12 Ali Yılmaz, XVI. Yüzyılda Birecik Sancağı, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1996, s.169. Ali Yılmaz, “Birecik’te Gemi İnşası”, Uluslararası Türk Denizcilik ve Piri Reis Sempozyumu 26-29 Eylül 2013, Türk Denizcilik Tarihi Bildiriler, 6. Cilt, TTK. Yay., Ankara 2014, s. 103-104. History Studies
    0 Comments 0 Shares
More Results