• Cuma Hutbesi: "Cennet Vesilemiz, Aile Büyüklerimiz"

    Muhterem Müslümanlar!

    Mekke’nin fetih günüydü. Hasret bitmiş, vuslat gerçekleşmişti. Müminler âdeta bayram sevinci yaşıyor, hep birlikte Allah’a şükrediyorlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sadık dostu ve hicret arkadaşı Hz. Ebûbekir ise Mekke’ye girdiğinde doğruca babasının yanına gitti. Müslüman olmasını gönülden arzuladığı babasını Allah Resûlü (s.a.s)’in huzuruna getirdi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) yürümekte zorluk çeken bu adamı karşısında görünce Hz. Ebûbekir’e şöyle dedi: “Keşke bu yaşlı adamcağızı buraya kadar yormasaydın da ben onun yanına gitseydim.” Bu nazik davranıştan sonra Hz. Ebûbekir’in babası Ebû Kuhâfe Müslüman oldu.[i]

    Aziz Müminler!

    Başta anne babamız olmak üzere aile büyüklerimiz, bizi Yüce Rabbimizin rızasına ulaştıran cennet anahtarımızdır. Onlar, rahmet ve mağfiret vesilemizdir. Evlerimizin bereketidir, sohbetlerimizin neşesidir. Varlıkları huzurun kaynağı, güvenin teminatıdır; yoklukları ise yürek yarası, gönül sızısıdır. Onlar, ailemizi bir arada tutan müstesna şahsiyetlerdir. Ailelerimiz ve toplumumuz onlarla daha da güçlüdür. Birlik ve beraberliğimiz onlarla daha da kuvvetlidir. Ne kadar büyük olursa olsun, sorun ve sıkıntılarımızı onların destek ve dualarıyla daha kolay aşarız.

    Kıymetli Müslümanlar!

    Büyüklerimiz, bizleri yetiştirmek için nice fedakarlıkta bulundular. Tecrübeleriyle bize her daim rehberlik ettiler. Sevgi ve saygıyı, iyilik ve adaleti, hürmet ve muhabbeti onlardan öğrendik. Hayat yolculuğumuzdaki sığınağımız ve dayanağımız onlar oldu. Milli ve manevi değerlerimizi onlar bize aktardı. Onlar, yaşayan tarihimizdir, yerleri asla doldurulamayacak olan hafızamızdır. Büyüklerimize saygı ve ilgi göstermek; geçmişimize sahip çıkmak, geleceğimizden emin olmaktır.

    Değerli Müminler!

    Ne acıdır ki, her geçen gün nice ulu çınarımız yalnızlığa terkediliyor. Nice büyüğümüz, dört duvar arasında çocuklarını ve torunlarını görmeyi bekliyor. Bayramlarımız ve tatillerimiz, büyüklerimizi ziyaret yerine oyun ve eğlence fırsatları gibi görülmeye başlandı. Birçok insan, huzur ve mutluluğu bireysellikte arar hale geldi. Oysaki bizler; aile fertlerimizle, büyüklerimizle ve akrabalarımızla ilgilenmeyi emreden bir dinin mensuplarıyız. Ailemizden koparak bireysel bir hayatı tercih etmek, büyüklerimizden ve akrabalarımızdan uzaklaşarak kendi dünyamıza hapsolmak bizlere asla yakışmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s), akrabalarımızla ilişkilerimiz ne kadar güçlü olursa Rabbimizle aramızdaki bağın da o kadar kuvvetli olacağını haber vermiştir.[ii] Ayrıca anne babasının sağlığına ulaşıp da onların gönlünü alamayan kişilere “Burnu yerde sürtünsün”[iii] sözüyle uyarıda bulunmuştur.

    Aziz Müslümanlar!

    Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bugünün ihtiyarlarının dünün gençleri, bugünün gençlerinin de yarının ihtiyarları olacağını şöyle haber vermektedir: “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüz hale getiren ve yaşlandıran Allah’tır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.”[iv] O halde bugün bize düşen, büyüklerimize şefkat ve merhametle muamele etmektir. Onlara gönül alıcı hoş sözler söylemek, kalplerini asla kırmamaktır. Ziyaretlerimizle, ilgi ve alakamızla hayır dualarına mazhar olmaktır. Hayatlarını kolaylaştırmak için atacağımız her bir adımın bizleri Rabbimizin rızasına ulaştıracağını unutmamaktır. Değerlerine bağlı, anne ve babasına saygılı, büyüklerine hürmetkâr, bütün insanlığa faydalı nesiller yetiştirmenin gayretinde olmaktır.

    Hutbemi Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in şu hadisiyle bitiriyorum: “Bir genç, bir ihtiyara hürmet ederse, Allah da ona yaşlılığında hürmet edecek birisini hazırlar.”[v]

    [i] İbn Hanbel, VI, 350.
    [ii] Ebû Dâvûd, Zekât, 45.
    [iii] Müslim, Birr, 10.
    [iv] Rûm, 30/54.
    [v] Tirmizî, Birr, 75.
    Cuma Hutbesi: "Cennet Vesilemiz, Aile Büyüklerimiz" Muhterem Müslümanlar! Mekke’nin fetih günüydü. Hasret bitmiş, vuslat gerçekleşmişti. Müminler âdeta bayram sevinci yaşıyor, hep birlikte Allah’a şükrediyorlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sadık dostu ve hicret arkadaşı Hz. Ebûbekir ise Mekke’ye girdiğinde doğruca babasının yanına gitti. Müslüman olmasını gönülden arzuladığı babasını Allah Resûlü (s.a.s)’in huzuruna getirdi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) yürümekte zorluk çeken bu adamı karşısında görünce Hz. Ebûbekir’e şöyle dedi: “Keşke bu yaşlı adamcağızı buraya kadar yormasaydın da ben onun yanına gitseydim.” Bu nazik davranıştan sonra Hz. Ebûbekir’in babası Ebû Kuhâfe Müslüman oldu.[i] Aziz Müminler! Başta anne babamız olmak üzere aile büyüklerimiz, bizi Yüce Rabbimizin rızasına ulaştıran cennet anahtarımızdır. Onlar, rahmet ve mağfiret vesilemizdir. Evlerimizin bereketidir, sohbetlerimizin neşesidir. Varlıkları huzurun kaynağı, güvenin teminatıdır; yoklukları ise yürek yarası, gönül sızısıdır. Onlar, ailemizi bir arada tutan müstesna şahsiyetlerdir. Ailelerimiz ve toplumumuz onlarla daha da güçlüdür. Birlik ve beraberliğimiz onlarla daha da kuvvetlidir. Ne kadar büyük olursa olsun, sorun ve sıkıntılarımızı onların destek ve dualarıyla daha kolay aşarız. Kıymetli Müslümanlar! Büyüklerimiz, bizleri yetiştirmek için nice fedakarlıkta bulundular. Tecrübeleriyle bize her daim rehberlik ettiler. Sevgi ve saygıyı, iyilik ve adaleti, hürmet ve muhabbeti onlardan öğrendik. Hayat yolculuğumuzdaki sığınağımız ve dayanağımız onlar oldu. Milli ve manevi değerlerimizi onlar bize aktardı. Onlar, yaşayan tarihimizdir, yerleri asla doldurulamayacak olan hafızamızdır. Büyüklerimize saygı ve ilgi göstermek; geçmişimize sahip çıkmak, geleceğimizden emin olmaktır. Değerli Müminler! Ne acıdır ki, her geçen gün nice ulu çınarımız yalnızlığa terkediliyor. Nice büyüğümüz, dört duvar arasında çocuklarını ve torunlarını görmeyi bekliyor. Bayramlarımız ve tatillerimiz, büyüklerimizi ziyaret yerine oyun ve eğlence fırsatları gibi görülmeye başlandı. Birçok insan, huzur ve mutluluğu bireysellikte arar hale geldi. Oysaki bizler; aile fertlerimizle, büyüklerimizle ve akrabalarımızla ilgilenmeyi emreden bir dinin mensuplarıyız. Ailemizden koparak bireysel bir hayatı tercih etmek, büyüklerimizden ve akrabalarımızdan uzaklaşarak kendi dünyamıza hapsolmak bizlere asla yakışmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s), akrabalarımızla ilişkilerimiz ne kadar güçlü olursa Rabbimizle aramızdaki bağın da o kadar kuvvetli olacağını haber vermiştir.[ii] Ayrıca anne babasının sağlığına ulaşıp da onların gönlünü alamayan kişilere “Burnu yerde sürtünsün”[iii] sözüyle uyarıda bulunmuştur. Aziz Müslümanlar! Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bugünün ihtiyarlarının dünün gençleri, bugünün gençlerinin de yarının ihtiyarları olacağını şöyle haber vermektedir: “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüz hale getiren ve yaşlandıran Allah’tır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.”[iv] O halde bugün bize düşen, büyüklerimize şefkat ve merhametle muamele etmektir. Onlara gönül alıcı hoş sözler söylemek, kalplerini asla kırmamaktır. Ziyaretlerimizle, ilgi ve alakamızla hayır dualarına mazhar olmaktır. Hayatlarını kolaylaştırmak için atacağımız her bir adımın bizleri Rabbimizin rızasına ulaştıracağını unutmamaktır. Değerlerine bağlı, anne ve babasına saygılı, büyüklerine hürmetkâr, bütün insanlığa faydalı nesiller yetiştirmenin gayretinde olmaktır. Hutbemi Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in şu hadisiyle bitiriyorum: “Bir genç, bir ihtiyara hürmet ederse, Allah da ona yaşlılığında hürmet edecek birisini hazırlar.”[v] [i] İbn Hanbel, VI, 350. [ii] Ebû Dâvûd, Zekât, 45. [iii] Müslim, Birr, 10. [iv] Rûm, 30/54. [v] Tirmizî, Birr, 75.
    0 Комментарии 0 Поделились
  • Bilgi -> Deneyim -> Tecrübe
    Bilgi -> Deneyim -> Tecrübe
    0 Комментарии 0 Поделились
  • Cuma Hutbesi: "Ailemiz: Huzur ve Güven Kaynağımız"

    Muhterem Müslümanlar!

    Yüce Rabbimiz, kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir.

    Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, Allah’ın rahmetiyle korunan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır.

    Aziz Müminler!

    Kadın ve erkeğin meşru nikâhla bir yuva kurması, ailenin ilk adımıdır. Aynı ideal ve duyguyla, Allah’ın rızası doğrultusunda bir ömrü paylaşmak ise aile olmanın sırrıdır.

    هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ “Eşleriniz sizin için bir elbisedir, siz de eşleriniz için birer elbisesiniz.”[1] buyuran Rabbimiz, bizi birbirimize güven vermek, koruyup kollamak ve uyum içinde yaşamak için var etmiştir. Kadınıyla erkeğiyle her fert, ailesine sevgiyle, merhametle ve sadakatle bağlanmalıdır. Her türlü günah ve haramdan, şiddet ve tehditten ailesini muhafaza etmeli, iffetli ve onurlu bir aile hayatı sürmelidir.

    Kıymetli Müslümanlar!

    Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız. Oysa aile kurmak, insan fıtratının bir gereğidir. Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır. Bu yüzden biricik örneğimiz, Peygamber Efendimiz (s.a.s) bizi aile kurmaya ve ailemiz için iyilik yapmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı davranandır. Ben de sizin ailesine karşı en hayırlı olanınızım.”[2] Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Rabbimiz ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”[3]

    Değerli Müminler!

    Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim âtîmizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır.

    Aziz Müslümanlar!

    Rabbimizin biz kulları için bereket vesilesi kıldığı aile olmanın huzurunu hep birlikte yaşayalım. Fıtratı bozmaya yönelik tehlikelerden, Rabbimizin emirlerine ve güvenli limanımız olan ailemize sığınarak korunalım. Ailemizi kişisel çıkarlara, geçici zevklere ve sapkın ideolojilere kurban etmeyelim. Mazlum coğrafyalarda aileler can çekişiyor. Gazze’de dağılan binlerce aile için dua etmeyi unutmayalım.

    Hutbemi Kur’an-ı Kerim’de bize öğretilen şu dua ile bitiriyorum: “Rabbim, bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana nasip et. Neslimi de salih kimseler eyle. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.”[4]

    [1] Bakara, 2/187.
    [2] Tirmizî, Menâkıb, 63.
    [3] Tahrîm, 66/6.
    [4] Ahkâf, 46/15.
    Cuma Hutbesi: "Ailemiz: Huzur ve Güven Kaynağımız" Muhterem Müslümanlar! Yüce Rabbimiz, kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir. Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, Allah’ın rahmetiyle korunan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır. Aziz Müminler! Kadın ve erkeğin meşru nikâhla bir yuva kurması, ailenin ilk adımıdır. Aynı ideal ve duyguyla, Allah’ın rızası doğrultusunda bir ömrü paylaşmak ise aile olmanın sırrıdır. هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ “Eşleriniz sizin için bir elbisedir, siz de eşleriniz için birer elbisesiniz.”[1] buyuran Rabbimiz, bizi birbirimize güven vermek, koruyup kollamak ve uyum içinde yaşamak için var etmiştir. Kadınıyla erkeğiyle her fert, ailesine sevgiyle, merhametle ve sadakatle bağlanmalıdır. Her türlü günah ve haramdan, şiddet ve tehditten ailesini muhafaza etmeli, iffetli ve onurlu bir aile hayatı sürmelidir. Kıymetli Müslümanlar! Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız. Oysa aile kurmak, insan fıtratının bir gereğidir. Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır. Bu yüzden biricik örneğimiz, Peygamber Efendimiz (s.a.s) bizi aile kurmaya ve ailemiz için iyilik yapmaya davet ederek şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı davranandır. Ben de sizin ailesine karşı en hayırlı olanınızım.”[2] Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Rabbimiz ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”[3] Değerli Müminler! Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim âtîmizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır. Aziz Müslümanlar! Rabbimizin biz kulları için bereket vesilesi kıldığı aile olmanın huzurunu hep birlikte yaşayalım. Fıtratı bozmaya yönelik tehlikelerden, Rabbimizin emirlerine ve güvenli limanımız olan ailemize sığınarak korunalım. Ailemizi kişisel çıkarlara, geçici zevklere ve sapkın ideolojilere kurban etmeyelim. Mazlum coğrafyalarda aileler can çekişiyor. Gazze’de dağılan binlerce aile için dua etmeyi unutmayalım. Hutbemi Kur’an-ı Kerim’de bize öğretilen şu dua ile bitiriyorum: “Rabbim, bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana nasip et. Neslimi de salih kimseler eyle. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.”[4] [1] Bakara, 2/187. [2] Tirmizî, Menâkıb, 63. [3] Tahrîm, 66/6. [4] Ahkâf, 46/15.
    0 Комментарии 0 Поделились
  • TABİİ İLİMLER ALANINDA DÜNYADA YETİŞEN EN DERİN BİLGİN

    15-16 ve17.yüzyılın Avrupa’sına bakın.Koyu bir cehalet karanlığı karanlığı içerisinde olduğunu göreceksiniz.Kopernik isimli bilgin , dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneş etrafında döndüğünü bildiği halde gerçeği söylemiyordu.Bu husustaki kitabı ancak öldükten sonra yayınlaya bildi. Oysa İslam dünyası, değil o yüzyıllarda ,asırlar öncesi dünyanın yuvarlaklığına inanıyor ve bunun isbatını yapıyordu. Beyruni dünyanın yuvarlak olduğunu hem ekseni hem de güneşin etrafında döndügünü Kopernik’ten tam 500 sene evvel ispatlamıştı. Bu fikrin sahibi Beyruni ilmin her dalında eserler vermiştir.

    BİR DEVRE ADINI VEREN BİLGİN
    Beyruni , tüm dünyada ortaçağın en büyük siması olarak karşımıza çıkmaktadır. Prof. Philip K. Hitti, onun “Tabii ilimler alanında Müslümanlar arasında yetişen en orijinal ve en derin bilgin” oldugunu söyler . Beyruni’nin yaşadığı devir G.Sorton’un dilinde, “Beyruni Asrı”dır. Sovyet ilim Akademisi Üyelerinden olan Babacan Gafurov, Bayruni hakkında şunları söyler:
    “İnsanlık tarihinin pek az devri , dehası yalnızca çağının ilimlerini kavramakla kalmayıp, bilinmeyenlere kadar uzanan , dev zekalara sahip olmakla övüne bilir.Bundan bin yıl önce doğan ve İslam dünyasının en büyük alimlerinden biri sayılan Beyruni, insanlığın bilgisine eşsiz hizmetlerde bulunmuştur.Çalışmalarını aksatan siyasi kargaşalıklara rağmen, çok sayıda eser vermiştir. Beyruni eserlerinde savunduğu tezler ve vardığı sonuçlar hakkında bilgimiz artıkça büyüklüğü ortaya çıkan dev zekalardan biridir.”

    HAYATI
    Asıl adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed Elbeyruni olan Beyruni büyük bir Türk bilginidir. 973’te Kaş’ta doğdu. Daha küçük yaştayken Harzemşahların sarayıyla irtibata geçti. Meşhur Matematikçi Emir Ebu Nasr Mansur Bin Ali Bin Irak’ın himayesine girdi. Abdüssamed Bin Samet El-Hakim ve İbn Sina’dan dersler aldı.Bu arada siyaset aleminde de faaliyetlere girişti. Prens ve hükümdarlardan itibar gördü. Beyruni Kaş Harzemşahı muhammed Bin Ahmet Bin Irak’ın yanında bulundu.Onu oldukça severdi . 9952de öldürülünce üzüntüsünden dolayı “ Dünya Makam ve Mevkilerini terkederek” kendini ilme verdigini söyler.

    SONSUZ İLİM AŞKI
    Daha 17 yaşındayken verimli deney gözlemlere girişen Beyruni de büyük ilim aşkı vardı. Beyruni Farsça, İbranice, Rumca,Süryanice, ve Yunancaya vakıftır. Beyruni kültür hazinesini zirveye çıkaran isimdir. O ilmi belgelere dayanmanın mecburiyetini, olayın deney ve tecrübelerle ispat edilmesi gerektiğini ilk defa öne süren alimlerdendir. Beyruni ve İbn Sina arasındaki yazışmalar gerçek bir düşünce platformudur.Bu yazışmalar günümüz Fiziki kavramlarını kapsamaktadır.Beyuni ile İbn Sina ‘nın ilmi metodlarla ilgili yorumları okunacak olursa öylesine orijinal bir mantık yapısıyla karşılaşılır ki, insan, sanki bu metinlerin günümüzde yazıldığını zanneder. Gazneli Mahmut’un Hindistan’ı zaptından sonra Hindistan’a gitti. O’nun nezdindeki mevkide oldukça büyüktü. Sultan Mahmut onu Hazine genel Müdürü yaptı. Orada Sankstristçe öğrendi. Burada matematik, astronomi, fizik ve tabii ilimlerle coğrafya üzerinde çalışmalar yaptı. Geride 120’yi aşkın eser bırakarak 1051’de Gazne’de vefat etti.

    MATEMATİKTEKİ HİZMETLERİ
    Beyruni, Hint-Arap rakamlarını ve sayı baştan gayet açık bir biçimde aktarmış ve bir açının üç eşit kısma bölünmesiyle uğraşmıştır. Boşuna toplamalara lüzum kalmadan bir sayının devamlı olarak iki katını almak için bir metod geliştirmiştir. Sinüs 60’tan başlatıldığı halde Karun-u Mes’udi’de 1’den başlatmış ve bununla trigonometri tabilerinin sayı oldugu esasına işaret etmiştir.Bugünkü ilim seviyesine şimdiden ulaşmak demektir.

    ASTRONOMİ VE ÇOĞRAFYADAKİ HİZMETLERİ
    Beyruni’nin astronomi ve coğrafyada da hizmetleri olmuştur. Kanun-u Mes’udi adındaki kitabı astronomi sahasında bir irfan ve araştırma abidesi olarak tarihe kaydolmuştur. Beyruni bu kitabında imparatorluğun batı bölgesi, Resm’el Arz adlı kitabında ise merkezi kısımları anlatmaktadır. Gazne’de kıbleyi doğru olarak tespit etmekle, Müslümanlara yaptığı hizmetlere bir yenisini eklemiştir.

    ÇAĞIN EN BÜYÜK ALİMİ: BEYRUNİ
    Beyruni , Müslüman olsun olmasın her türlü ilim adamı ile iş birliği yaptı.O Harizm’de Kaş şehrinin boylamını bulurken,Bağdat’ın büyük matematikçilerinden birisi olan Ebu-l Vefa(940-998)ile işbirliği yaptı. Sonrada Kaş ile Gazne’yi başlangıç kabul ederek meyl-ikülli rasatları yaptı.Çağdaş neticelere uygun sonuçlar elde etti. Beyruni bir ara Harizm ile Cürcan arasında Oğuzlar bölgesindeki bozkırlarda yerin çapını hesaplamak için incelemeler yaptı. Aynı zamanda Beyruni dünyanın çapının ölçülmesiyle alakalı olarak çok üstün görüşler ortaya atmıştır. Bu kanun Avrupa’da “Beyruni Kanunları” olarak bilinir. Onun ünlü astronomi deneylerinden biriside Hindistan’da bir dağda yaptığı yükseklik ölçüsüdür.

    ÜMİT BURNU VE AMERİKA KITASINDAN İLK BAHSEDEN O’DUR.
    Beyruni ayrıca Güney doğu Asya ve ürünleri, Malay ve Cava adaları,para,ölçü ve dilleri hakkında bilgiler vermektedir. Ta o zamanlarda Ümit Burnu’nun varlığından bahsetmesi enteresandır. Amerika kıtası ve Japonya’nın varlığından ilk defa söz eden Beyruni’dir. Beyruni Amerika kıtasını 1492 yılında keşfeden Kristof Colomp’dan 500 sene evvel haber vermiş oluyor. Beyruni ayrıca, planisfer yıldızlarının hareketlerini gösteren küreler hakkında eserler yazmıştır. Sultan Mes’ud’a da astronomi tabloları yapmıştır.

    FİZİKTEKİ HİZMETLERİ
    Dünyanın yuvarlak oluşunda tereddüt etmediği gibi, dünyanın dönüşünü , hatta yerçekiminin varlığını ortaya koymuştur.Newton’dan asırlar öncesi Beyruni yerçekimi hakkında şunları söylemiştir:
    Arz dönüyorsa bu dönüşünden dolayı her şey niye fırlamıyor? denilirse şu cevabı veririz: Bu durum çıkardığımız teoriyi çürütemez. Çünkü yer her şeyi çekiyor. İşte bu çekim yeryüzündekilerin fırlamasına mani olur. Beyruni optikle de ilgilendi. Ve ışığın sesten hızlı olduğunu söylemiştir .

    JEOLOJİDEKİ HİZMETLERİ:
    Beyruni jeoloji ile de uğraştı. O karaların kuzeye kayma fikrini 9,5 asır önce söylemiştir . Beyruni bu konu hakkında da bir kitap yazdı . Ayrıca indus vadisinin eski bir deniz havzası olduğunu söyledi.

    TIPTAKİ HİZMETLERİ:
    Beyruni Tıplada ilgilendi O aynı zamanda iyi bir doktordur . En esaslı tedavinin ahlak yoluyla olduğunu ifade etmiştir . Es-Saydala adlı kitabında eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizdi.

    BOTANİKLE DE İLGİLENDİ:
    Beyruni’nin botaniğe de ilgisi vardı. Geometriyi botaniğe uygulamış, bitkilerde üreme konularına temas etmiş kuşlarla ilgili gözlemlerde bulunmuştur.
    .
    TABİİ İLİMLER ALANINDA DÜNYADA YETİŞEN EN DERİN BİLGİN 15-16 ve17.yüzyılın Avrupa’sına bakın.Koyu bir cehalet karanlığı karanlığı içerisinde olduğunu göreceksiniz.Kopernik isimli bilgin , dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneş etrafında döndüğünü bildiği halde gerçeği söylemiyordu.Bu husustaki kitabı ancak öldükten sonra yayınlaya bildi. Oysa İslam dünyası, değil o yüzyıllarda ,asırlar öncesi dünyanın yuvarlaklığına inanıyor ve bunun isbatını yapıyordu. Beyruni dünyanın yuvarlak olduğunu hem ekseni hem de güneşin etrafında döndügünü Kopernik’ten tam 500 sene evvel ispatlamıştı. Bu fikrin sahibi Beyruni ilmin her dalında eserler vermiştir. BİR DEVRE ADINI VEREN BİLGİN Beyruni , tüm dünyada ortaçağın en büyük siması olarak karşımıza çıkmaktadır. Prof. Philip K. Hitti, onun “Tabii ilimler alanında Müslümanlar arasında yetişen en orijinal ve en derin bilgin” oldugunu söyler . Beyruni’nin yaşadığı devir G.Sorton’un dilinde, “Beyruni Asrı”dır. Sovyet ilim Akademisi Üyelerinden olan Babacan Gafurov, Bayruni hakkında şunları söyler: “İnsanlık tarihinin pek az devri , dehası yalnızca çağının ilimlerini kavramakla kalmayıp, bilinmeyenlere kadar uzanan , dev zekalara sahip olmakla övüne bilir.Bundan bin yıl önce doğan ve İslam dünyasının en büyük alimlerinden biri sayılan Beyruni, insanlığın bilgisine eşsiz hizmetlerde bulunmuştur.Çalışmalarını aksatan siyasi kargaşalıklara rağmen, çok sayıda eser vermiştir. Beyruni eserlerinde savunduğu tezler ve vardığı sonuçlar hakkında bilgimiz artıkça büyüklüğü ortaya çıkan dev zekalardan biridir.” HAYATI Asıl adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed Elbeyruni olan Beyruni büyük bir Türk bilginidir. 973’te Kaş’ta doğdu. Daha küçük yaştayken Harzemşahların sarayıyla irtibata geçti. Meşhur Matematikçi Emir Ebu Nasr Mansur Bin Ali Bin Irak’ın himayesine girdi. Abdüssamed Bin Samet El-Hakim ve İbn Sina’dan dersler aldı.Bu arada siyaset aleminde de faaliyetlere girişti. Prens ve hükümdarlardan itibar gördü. Beyruni Kaş Harzemşahı muhammed Bin Ahmet Bin Irak’ın yanında bulundu.Onu oldukça severdi . 9952de öldürülünce üzüntüsünden dolayı “ Dünya Makam ve Mevkilerini terkederek” kendini ilme verdigini söyler. SONSUZ İLİM AŞKI Daha 17 yaşındayken verimli deney gözlemlere girişen Beyruni de büyük ilim aşkı vardı. Beyruni Farsça, İbranice, Rumca,Süryanice, ve Yunancaya vakıftır. Beyruni kültür hazinesini zirveye çıkaran isimdir. O ilmi belgelere dayanmanın mecburiyetini, olayın deney ve tecrübelerle ispat edilmesi gerektiğini ilk defa öne süren alimlerdendir. Beyruni ve İbn Sina arasındaki yazışmalar gerçek bir düşünce platformudur.Bu yazışmalar günümüz Fiziki kavramlarını kapsamaktadır.Beyuni ile İbn Sina ‘nın ilmi metodlarla ilgili yorumları okunacak olursa öylesine orijinal bir mantık yapısıyla karşılaşılır ki, insan, sanki bu metinlerin günümüzde yazıldığını zanneder. Gazneli Mahmut’un Hindistan’ı zaptından sonra Hindistan’a gitti. O’nun nezdindeki mevkide oldukça büyüktü. Sultan Mahmut onu Hazine genel Müdürü yaptı. Orada Sankstristçe öğrendi. Burada matematik, astronomi, fizik ve tabii ilimlerle coğrafya üzerinde çalışmalar yaptı. Geride 120’yi aşkın eser bırakarak 1051’de Gazne’de vefat etti. MATEMATİKTEKİ HİZMETLERİ Beyruni, Hint-Arap rakamlarını ve sayı baştan gayet açık bir biçimde aktarmış ve bir açının üç eşit kısma bölünmesiyle uğraşmıştır. Boşuna toplamalara lüzum kalmadan bir sayının devamlı olarak iki katını almak için bir metod geliştirmiştir. Sinüs 60’tan başlatıldığı halde Karun-u Mes’udi’de 1’den başlatmış ve bununla trigonometri tabilerinin sayı oldugu esasına işaret etmiştir.Bugünkü ilim seviyesine şimdiden ulaşmak demektir. ASTRONOMİ VE ÇOĞRAFYADAKİ HİZMETLERİ Beyruni’nin astronomi ve coğrafyada da hizmetleri olmuştur. Kanun-u Mes’udi adındaki kitabı astronomi sahasında bir irfan ve araştırma abidesi olarak tarihe kaydolmuştur. Beyruni bu kitabında imparatorluğun batı bölgesi, Resm’el Arz adlı kitabında ise merkezi kısımları anlatmaktadır. Gazne’de kıbleyi doğru olarak tespit etmekle, Müslümanlara yaptığı hizmetlere bir yenisini eklemiştir. ÇAĞIN EN BÜYÜK ALİMİ: BEYRUNİ Beyruni , Müslüman olsun olmasın her türlü ilim adamı ile iş birliği yaptı.O Harizm’de Kaş şehrinin boylamını bulurken,Bağdat’ın büyük matematikçilerinden birisi olan Ebu-l Vefa(940-998)ile işbirliği yaptı. Sonrada Kaş ile Gazne’yi başlangıç kabul ederek meyl-ikülli rasatları yaptı.Çağdaş neticelere uygun sonuçlar elde etti. Beyruni bir ara Harizm ile Cürcan arasında Oğuzlar bölgesindeki bozkırlarda yerin çapını hesaplamak için incelemeler yaptı. Aynı zamanda Beyruni dünyanın çapının ölçülmesiyle alakalı olarak çok üstün görüşler ortaya atmıştır. Bu kanun Avrupa’da “Beyruni Kanunları” olarak bilinir. Onun ünlü astronomi deneylerinden biriside Hindistan’da bir dağda yaptığı yükseklik ölçüsüdür. ÜMİT BURNU VE AMERİKA KITASINDAN İLK BAHSEDEN O’DUR. Beyruni ayrıca Güney doğu Asya ve ürünleri, Malay ve Cava adaları,para,ölçü ve dilleri hakkında bilgiler vermektedir. Ta o zamanlarda Ümit Burnu’nun varlığından bahsetmesi enteresandır. Amerika kıtası ve Japonya’nın varlığından ilk defa söz eden Beyruni’dir. Beyruni Amerika kıtasını 1492 yılında keşfeden Kristof Colomp’dan 500 sene evvel haber vermiş oluyor. Beyruni ayrıca, planisfer yıldızlarının hareketlerini gösteren küreler hakkında eserler yazmıştır. Sultan Mes’ud’a da astronomi tabloları yapmıştır. FİZİKTEKİ HİZMETLERİ Dünyanın yuvarlak oluşunda tereddüt etmediği gibi, dünyanın dönüşünü , hatta yerçekiminin varlığını ortaya koymuştur.Newton’dan asırlar öncesi Beyruni yerçekimi hakkında şunları söylemiştir: Arz dönüyorsa bu dönüşünden dolayı her şey niye fırlamıyor? denilirse şu cevabı veririz: Bu durum çıkardığımız teoriyi çürütemez. Çünkü yer her şeyi çekiyor. İşte bu çekim yeryüzündekilerin fırlamasına mani olur. Beyruni optikle de ilgilendi. Ve ışığın sesten hızlı olduğunu söylemiştir . JEOLOJİDEKİ HİZMETLERİ: Beyruni jeoloji ile de uğraştı. O karaların kuzeye kayma fikrini 9,5 asır önce söylemiştir . Beyruni bu konu hakkında da bir kitap yazdı . Ayrıca indus vadisinin eski bir deniz havzası olduğunu söyledi. TIPTAKİ HİZMETLERİ: Beyruni Tıplada ilgilendi O aynı zamanda iyi bir doktordur . En esaslı tedavinin ahlak yoluyla olduğunu ifade etmiştir . Es-Saydala adlı kitabında eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizdi. BOTANİKLE DE İLGİLENDİ: Beyruni’nin botaniğe de ilgisi vardı. Geometriyi botaniğe uygulamış, bitkilerde üreme konularına temas etmiş kuşlarla ilgili gözlemlerde bulunmuştur. .
    0 Комментарии 0 Поделились
  • “Arda bana Mesut Özil'i andırıyor. Kesinlikle bu takımın geleceği o.”

    Real Madrid’in tecrübeli stoperi Antonio Rudiger, Los Galacticos’un genç yıldızını kulübün Alman efsanesine benzetti.
    “Arda bana Mesut Özil'i andırıyor. Kesinlikle bu takımın geleceği o.” ✈️ Real Madrid’in tecrübeli stoperi Antonio Rudiger, Los Galacticos’un genç yıldızını kulübün Alman efsanesine benzetti. 🗽
    0 Комментарии 0 Поделились
  • Gururluyum

    - Cumhuriyetimizin 100. Yılı
    Her Türk'ün Hedefi...
    Güçlü Büyük Türkiye Yolunda Daha Büyük Adımlarla Birlikte Yürüyoruz...

    - Bahtiyarım Çünkü...!

    - Türkiye Yüzyılını Birlikte inşa ediyoruz.

    - Bugün Yüzbinlerce İstanbulluyla Birlikte Boğaziçini Süsleyen Muazzam Eserlerin Geçiş Törenini İzlerken, Binlerce Yıllık Devlet Tecrübesine sahip Aziz Devletimizin, Cumhuriyetimiz Eliyle İkinci Yüzyılında Mesut, Muvaffak ve Muzaffer Olacağına Dair İnancımız Perçinlendi.

    - 100. Yılımız Kutlu olsun.

    - Devlet; Ebet Müddet Mubarek Olsun.

    - Allah Yar ve Yardımcımız Olsun.
    🇹🇷 Gururluyum 🇹🇷 - Cumhuriyetimizin 100. Yılı Her Türk'ün Hedefi... Güçlü Büyük Türkiye Yolunda Daha Büyük Adımlarla Birlikte Yürüyoruz... - Bahtiyarım Çünkü...! - Türkiye Yüzyılını Birlikte inşa ediyoruz. - Bugün Yüzbinlerce İstanbulluyla Birlikte Boğaziçini Süsleyen Muazzam Eserlerin Geçiş Törenini İzlerken, Binlerce Yıllık Devlet Tecrübesine sahip Aziz Devletimizin, Cumhuriyetimiz Eliyle İkinci Yüzyılında Mesut, Muvaffak ve Muzaffer Olacağına Dair İnancımız Perçinlendi. - 100. Yılımız Kutlu olsun. - Devlet; Ebet Müddet Mubarek Olsun. - Allah Yar ve Yardımcımız Olsun.
    0 Комментарии 0 Поделились
  • BAŞRAHİBE EGERİA URFA VE HARRAN’I ANLATIYOR
    İspanyalı başrahibe 380’li yıllarda Kutsal Topraklara (İsrail-Filistin) Hac ziyareti esnasında Urfa’ya geldiğinde şehir Edessa adını taşıyordu ve bölge Roma İmparatorluğu hâkimiyetinde idi. Egeria notlarında şehri şöyle anlatır:
    “Edessa şehrine geldik ve derhal kiliseye ve Aziz Tomas’ın Şehitliği’ne gittik. Orada geleneğe göre dualar edildi, kutsal yerlerde geleneksel olarak yapılan diğer şeyler yerine getirildi; ayrıca Aziz Tomas ile ilgili bazı şeyler okuduk. Oradaki kilise oldukça büyük, çok güzel, yeni yapılmış ve Tanrı’nın evi olmasına değecek bir yerdi. Bu şehirde görmek istediğim o kadar çok şey vardı ki orada üç gün geçirmek zorunda kaldım. Bu şehirde keşişlerle beraber birçok anıt mezar gördük. Bu keşişlerin bazıları anıt mezarların arasında yaşarken diğerlerinin şehirden uzakta daha tecrit edilmiş hücreleri vardı. Gerçekten dindar bir kişi hem keşiş hem de itirafçı olan şehrin piskoposu beni içtenlikle karşıladı ve şehri gezmeme yardımcı oldu. Bizi ilk olarak inciden yapılmış gibi parlayan ve ona çok benzediğini söyledikleri onun büyük bir mermer heykelini gösterdiği yere Kral Abgar’ın sarayına götürdü. Kral Abgar’ın yüzünden çok bilge ve itibarlı biri olduğu anlaşılıyordu. Yakınında onun oğlu Ma‘nu olduğunu söylediği aynı mermerden yapılmış başka bir heykel daha vardı. Bu heykelin de yüzünde merhamete benzer bir şey vardı. Daha sonra sarayın iç bölümüne girdik ve daha önce hiç görmediğim şekilde büyük, oldukça parlak ve tadı çok lezzetli olan balıklarla dolu havuzları gördük. Saraydan çıkan gümüşten bir çaya benzeyen su dışında şehrin hiç su kaynağı yoktu.
    Edessa’da üç gün geçirdikten sonra Harran’a gitmeyi gerekli gördüm. Kutsal metinde Hz. İbrahim’in yaşadığı yer Harran olarak geçiyor. Tevrat’ın Yaratılış bölümünde yazıldığı gibi Tanrı İbrahim’e şöyle dedi: ‘Ülkeni ve babanın evini bırak, Harran’a git.’ Harran’a vardığımda hemen şehrin içindeki kiliseye gittim. Az sonra gerçekten Tanrı dostu hem keşiş hem de itirafçı bir papaz olan buranın piskoposunu gördüm. Kendisi görmek istediğimiz bütün yerleri bize gösterme zahmetinde bulundu. Bir keresinde bizi şehrin dışında Hz.İbrahim’in evinin olduğu yerde bulunan kiliseye götürdü. Kilise aynı temeller üzerine oturmaktaydı. Piskoposun söylediğine göre kilise aynı taştan inşa edilmişti. Kiliseye girdiğimizde dua edildi, Yaratılış’tan bir bölüm okundu, bir mezmur söylendi ve ikinci bir dua daha yapıldıktan sonra piskopos bizi kutsadı ve dışarı çıktık. Daha sonra bizi Azize Rebeka’nın su çektiği kuyuya (şimdi Yakup Kuyusu) götürme nezaketinde bulundu ve piskopos bize şöyle dedi: ‘Bakın, burası Azize Rebeka’nın İbrahim’in kâhyası Eliezer’in develeri için su çektiği kuyudur.’ Böylece, Harran’da görmemiz gereken her şeyi gösterme zahmetinde bulundu.
    Şehrin dışında, bir zamanlar Hz. İbrahim’in evinin olduğu yerdeki kilisede, Helpidius isimli bir keşişin anıt mezarı yer alıyor. Aziz Helpidius’un şehit edildiği 23 Nisan’daki anılmasının arifesinde orada olmamız çok hoş oldu. O gün, Mezopotamya’nın tüm bölgelerinden ve sınırlarından bütün keşişlerin hatta münzevi hayat süren kendilerine zahit denilen keşişlerin bile Harran’a gelmesi zorunluydu. Evinin üstünde şimdi bir kilisenin olduğu ve kilisenin içinde de bir din şehidinin yattığı Hz. İbrahim’in anısı münasebetiyle anma günü orada oldukça ciddi bir biçimde kutlanıyor. Kutlama gününden sonra her biri kendi hücresine dönmek üzere oyalanmadan gece çöllere düştüğünden görünürde bir keşiş bile yoktu. Şehirde yaşayanların hepsi paganmış gibi birkaç din adamı ve keşiş dışında nadiren Hıristiyan görebildim.
    Bizim Hz. İbrahim’in ilkin evi olan yere onun anısına saygıyla baktığımız gibi benzer bir tavırla, paganlar da şehre yaklaşık bir mil (1,6 km) kadar uzaklıktaki (Hz. İbrahim’in kardeşi) Nahor ve oğlu Betu‘el’in anıt mezarlarının olduğu yere büyük bir saygıyla bakıyorlar.
    Orada iki gün geçirdikten sonra piskopos, Hz. Yakup’un Azize Rahel’in sürülerine su verdiği kuyuya götürdü. Kuyu Harran’dan 6 mil (10 km) uzaklıkta ve bunun şerefine yanına çok büyük ve güzel bir kilise inşa edilmiş. Ayrıca, Hz. Yakup’un kuyunun ağzından yuvarladığı kuyunun yanında duran bugün de görülebilen büyük taşı da gördük. Kilisenin din adamları dışında kuyu çevresinde kimse yaşamıyor, yakınında piskoposun bize bahsettiği gerçekten duyulmamış bir şekilde yaşam süren keşişlerin hücreleri var.
    Kuyudan yaklaşık 500 adım uzaklıkta geniş bir düzlükte yer alan kasaba piskopos tarafından bana gösterildi. Piskoposun söylediği gibi bir zamanlar Hz. Yakub’un dayısı ve kayınpederi olan Laban’ın çiftliği olan bu kasaba Fadana (Tell Fiddan. Şimdi köyün adı Yukarı Beydaş) ismini taşıyordu ve kasabanın içinde Laban’ın anıt mezarı da bana gösterildi.
    Selahattin Güler paylaşımı
    BAŞRAHİBE EGERİA URFA VE HARRAN’I ANLATIYOR İspanyalı başrahibe 380’li yıllarda Kutsal Topraklara (İsrail-Filistin) Hac ziyareti esnasında Urfa’ya geldiğinde şehir Edessa adını taşıyordu ve bölge Roma İmparatorluğu hâkimiyetinde idi. Egeria notlarında şehri şöyle anlatır: “Edessa şehrine geldik ve derhal kiliseye ve Aziz Tomas’ın Şehitliği’ne gittik. Orada geleneğe göre dualar edildi, kutsal yerlerde geleneksel olarak yapılan diğer şeyler yerine getirildi; ayrıca Aziz Tomas ile ilgili bazı şeyler okuduk. Oradaki kilise oldukça büyük, çok güzel, yeni yapılmış ve Tanrı’nın evi olmasına değecek bir yerdi. Bu şehirde görmek istediğim o kadar çok şey vardı ki orada üç gün geçirmek zorunda kaldım. Bu şehirde keşişlerle beraber birçok anıt mezar gördük. Bu keşişlerin bazıları anıt mezarların arasında yaşarken diğerlerinin şehirden uzakta daha tecrit edilmiş hücreleri vardı. Gerçekten dindar bir kişi hem keşiş hem de itirafçı olan şehrin piskoposu beni içtenlikle karşıladı ve şehri gezmeme yardımcı oldu. Bizi ilk olarak inciden yapılmış gibi parlayan ve ona çok benzediğini söyledikleri onun büyük bir mermer heykelini gösterdiği yere Kral Abgar’ın sarayına götürdü. Kral Abgar’ın yüzünden çok bilge ve itibarlı biri olduğu anlaşılıyordu. Yakınında onun oğlu Ma‘nu olduğunu söylediği aynı mermerden yapılmış başka bir heykel daha vardı. Bu heykelin de yüzünde merhamete benzer bir şey vardı. Daha sonra sarayın iç bölümüne girdik ve daha önce hiç görmediğim şekilde büyük, oldukça parlak ve tadı çok lezzetli olan balıklarla dolu havuzları gördük. Saraydan çıkan gümüşten bir çaya benzeyen su dışında şehrin hiç su kaynağı yoktu. Edessa’da üç gün geçirdikten sonra Harran’a gitmeyi gerekli gördüm. Kutsal metinde Hz. İbrahim’in yaşadığı yer Harran olarak geçiyor. Tevrat’ın Yaratılış bölümünde yazıldığı gibi Tanrı İbrahim’e şöyle dedi: ‘Ülkeni ve babanın evini bırak, Harran’a git.’ Harran’a vardığımda hemen şehrin içindeki kiliseye gittim. Az sonra gerçekten Tanrı dostu hem keşiş hem de itirafçı bir papaz olan buranın piskoposunu gördüm. Kendisi görmek istediğimiz bütün yerleri bize gösterme zahmetinde bulundu. Bir keresinde bizi şehrin dışında Hz.İbrahim’in evinin olduğu yerde bulunan kiliseye götürdü. Kilise aynı temeller üzerine oturmaktaydı. Piskoposun söylediğine göre kilise aynı taştan inşa edilmişti. Kiliseye girdiğimizde dua edildi, Yaratılış’tan bir bölüm okundu, bir mezmur söylendi ve ikinci bir dua daha yapıldıktan sonra piskopos bizi kutsadı ve dışarı çıktık. Daha sonra bizi Azize Rebeka’nın su çektiği kuyuya (şimdi Yakup Kuyusu) götürme nezaketinde bulundu ve piskopos bize şöyle dedi: ‘Bakın, burası Azize Rebeka’nın İbrahim’in kâhyası Eliezer’in develeri için su çektiği kuyudur.’ Böylece, Harran’da görmemiz gereken her şeyi gösterme zahmetinde bulundu. Şehrin dışında, bir zamanlar Hz. İbrahim’in evinin olduğu yerdeki kilisede, Helpidius isimli bir keşişin anıt mezarı yer alıyor. Aziz Helpidius’un şehit edildiği 23 Nisan’daki anılmasının arifesinde orada olmamız çok hoş oldu. O gün, Mezopotamya’nın tüm bölgelerinden ve sınırlarından bütün keşişlerin hatta münzevi hayat süren kendilerine zahit denilen keşişlerin bile Harran’a gelmesi zorunluydu. Evinin üstünde şimdi bir kilisenin olduğu ve kilisenin içinde de bir din şehidinin yattığı Hz. İbrahim’in anısı münasebetiyle anma günü orada oldukça ciddi bir biçimde kutlanıyor. Kutlama gününden sonra her biri kendi hücresine dönmek üzere oyalanmadan gece çöllere düştüğünden görünürde bir keşiş bile yoktu. Şehirde yaşayanların hepsi paganmış gibi birkaç din adamı ve keşiş dışında nadiren Hıristiyan görebildim. Bizim Hz. İbrahim’in ilkin evi olan yere onun anısına saygıyla baktığımız gibi benzer bir tavırla, paganlar da şehre yaklaşık bir mil (1,6 km) kadar uzaklıktaki (Hz. İbrahim’in kardeşi) Nahor ve oğlu Betu‘el’in anıt mezarlarının olduğu yere büyük bir saygıyla bakıyorlar. Orada iki gün geçirdikten sonra piskopos, Hz. Yakup’un Azize Rahel’in sürülerine su verdiği kuyuya götürdü. Kuyu Harran’dan 6 mil (10 km) uzaklıkta ve bunun şerefine yanına çok büyük ve güzel bir kilise inşa edilmiş. Ayrıca, Hz. Yakup’un kuyunun ağzından yuvarladığı kuyunun yanında duran bugün de görülebilen büyük taşı da gördük. Kilisenin din adamları dışında kuyu çevresinde kimse yaşamıyor, yakınında piskoposun bize bahsettiği gerçekten duyulmamış bir şekilde yaşam süren keşişlerin hücreleri var. Kuyudan yaklaşık 500 adım uzaklıkta geniş bir düzlükte yer alan kasaba piskopos tarafından bana gösterildi. Piskoposun söylediği gibi bir zamanlar Hz. Yakub’un dayısı ve kayınpederi olan Laban’ın çiftliği olan bu kasaba Fadana (Tell Fiddan. Şimdi köyün adı Yukarı Beydaş) ismini taşıyordu ve kasabanın içinde Laban’ın anıt mezarı da bana gösterildi. Selahattin Güler paylaşımı
    0 Комментарии 0 Поделились
  • İngiltere'de bir Türk Hava Şehitliği!

    İkinci Dünya Savaşı sırasında Hava Kuvvetleri'nin önemi hızla artmıştı. Sağlık sorunu olmayan ve istekli Kara Harp Okulu öğrencilerinden seçilenler, eğitim alıp yetişmesi için yurtdışına gönderilmelerine karar verilmişti.
    Emekli Tümgeneral Cevat Tuna'nın yazdığı kitap, İngiltere'de uçuş eğitimi gören Türk pilotlarını anlatıyordu... Cevat Tuna'nın satırlarında şu bilgiler vardı...
    "İkinci Dünya Savaşı devam ederken 1941-1945 arasında 1941 yılının A ve B dönemi mezunları, 1942 mezunlarının tamamı ve 1943 yılı mezunlarının yarısı İngiltere'ye iki yıl süren uçuş eğitimi için gönderildi. Eğitimleri tamamladıktan sonra Türkiye'ye geri döndüler. 1943 mezunu hava subaylarının diğer yarısı ise uçuş eğitimlerini Amerika'da yaptılar"
    19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa, Türkiye ile ittifak anlaşması imzalamış ve Türklerle yakınlaşmayı arttırmak için RAF, sadece Türk Hava Kuvvetleri öğrenci pilotlarını Cronwell’e kabul etmişti. Böylece Harp Okulunu bitiren 1941 devresinden seçilen 20 havacının, İngiltere’ye pilotaj eğitimine gönderilmesine karar verildi.

    REFAH ŞİLEBİ FACİASI

    20 Hava subayı, 23 Haziran 1941 tarihinde Refah şilebi ile İskenderun’dan Mısır’ın İskenderiye limanına hareket ettiler. O tarihlerde Akdeniz Almanların kontrolünde olduğu için anılan personelin Mısır’a gönderilmesi, buradan da İngilizler tarafından İngiltere’ye götürülmesi kararlaştırılmıştı. Ancak hareketinden beş saat sonra Refah şilebi, torpillenmiş ve tarihe "Refah Faciası" olarak geçen bu olayda, içlerinde on altı Hava asteğmeni olmak üzere toplam 167 Türk askerî personeli hayatını kaybetmiştir.

    Bu olay Hava Kuvvetlerinin kararlılığını kırmamış ve 17 Mayıs 1942’de ilk grup 38’inci Eğitim Dönemi’ne katılmak üzere İngiltere’ye ulaşmıştı. Bunu diğer dönemler takip etmişti. Öğrenci pilotlar, Hurricane ve Spitfire tipi uçaklarda gelişme göstermeden önce, uçuş kariyerlerine daha sessiz Miles Master tipi uçaklarda başlamıştı. Uçuş kazaları sık görülmekteydi ve bunların çoğu genç Türk havacılar için ölümcül sonuçlar doğurmuştu.

    İLK ŞEHİT TEĞMEN REŞİT NALBANT

    17 Ağustos 1942 tarihinde, 39’uncu Dönem Pilotaj Kursu’nda bulunan 22 yaşındaki Tğm. Reşit Nalbant, Airspeed Oxford tipi uçak ile RAF Cronwell’de inişe teşebbüs ederken düşmüş ve 17’nci Uçuş Eğitim Okulunda (17. Service Flying Training School) görev yapan ilk Türk öğrenci şehit pilot olmuştur.

    Tğm. Nalbant için Cronwell Üs’sünde, İngiliz ve 60 Türk subayın katıldığı özel bir cenaze töreni düzenlendi ve naaşı, Surrey Brookwood mezarlığının askerî bölümüne götürüldü.

    Bu olaydan sadece bir ay sonra, 19 Eylül 1942’de, uçuş eğitimi sırasında başka bir ölümcül olay meydana gelmiş ve 40’ıncı Dönem Kursundan Tğm. N. Şengün, Miles Master tipi uçağı ile dalıştan çıkarken, Barkston Heath iniş sahasına düşmüştür.

    Öğrenci Plt.Tğm. S.Parlak 18 Temmuz 1943’de Grantham yakınlarındaki Belvoir Castle’ın kuzeyinde alçaktan uçarken, uçağı (Miles Master III) enerji nakil hatlarına takıldı ve Woolsthorpe yerleşim yeri civarına düştü. Olayı soruşturmak üzere bir heyet oluşturuldu. Tğm. Parlak da, askerî bir töreni takiben Brookwood’a defnedildi.

    23 Ağustos 1942’de, bu kez 48’inci dönemde olan Tğm. Esat Şaşmaz, Hava alanının üç mil kuzeybatısındaki Ashby de La Launde’da, Miles Master tipi uçağı ile yere çakılmış ve daha henüz yirmi yaşındayken şehit olmuştur. Tğm. Şaşmaz’ın cenazesi önce Cronwell’e getirildi ve o da diğer arkadaşları gibi Brookwood’a defnedildi.

    Kuzey Lincolnshire’daki Caistor’da bulunan çimenlik alan, o tarihlerde RAF Cranwell Üssü tarafından emercensi pist olarak kullanılıyordu. 4 Eylül 1942’de Tğm. Hakkı Akarçay, öğretmen pilot İngiliz subayı l.F. Chapman’la birlikte, Master W9017 numaralı uçakla bu meydanda havalanmış, ancak kalkıştan sadece birkaç dakika sonra bir düşman taarruz uçağı tarafından saldırıya uğramıştır. Saldırı sonucu düşürülen uçakta, her iki pilot da hayatını kaybeder. Tğm. Akarçay’ın naaşı, Brookwood’a defnedilir.
    Cevat Tuna, istihbarat sistemi içinde yetişmemiş tecrübesiz personelin casus olarak kullanılmasının ne Almanya'ya ne de İngiltere'ye fayda sağlayacağına dikkat çekerek, "Bu bilgi ve tecrübeden mahrum olmaları sebebiyle Türk pilotların casus olarak kullanılmaları düşünülemez. Esasında askeri ve politik kademelerden hiç kimseye böyle bir görev de verilmemiştir. İngiltere'deki uçuş eğitimi, tamamıyla eğitim meydanlarında yapılmıştır. Savaş üslerine girişe müsaade edilmediği için bunların yalnız isimleri bilinirdi" diyor.

    TÜRK PİLOTUNU DÜŞÜREN ALMAN UÇAĞI

    Türk subayların İngiltere'de Almanya'ya karşı savaştıklarına dair iddia da Cevat Paşa tarafından reddediliyor. Mezar taşında "Bir Alman uçağı tarafından düşürülerek şehit oldu" ibaresi yazan Hava Teğmen Hakkı Akarçay'ın uçağının düşürülüş hikayesini Cevat Tuna şöyle anlatıyor:
    "1944 yılının 3-4 Eylül gecesi onun uçağından evvel kalkan uçaktaydım. Olayın gerçek görgü tanığıyım. Olay, İngiltere'nin kuzeyinde Hvll denilen yerdeki ufak çim eğitim meydanında olmuştur"
    Teğmen Akarçay'ın şehit olduğu gece Hvll'deki çimenli eğitim meydanında gece uçuşu yapmaya hazırlandığını anlatan Tuna, karartma ile telsiz susması olduğunu ve gecenin karanlığında meydanın hafif şekilde aydınlık olduğunu tasvir ediyor.
    Meydan turu, iniş ve kalkış çalışması yapmak için tek başına Master 2 uçağıyla piste giren Tuna, yeşil ışık (Aldis) ile kalkış müsaadesi alarak havalanır: "Tedbir olarak telsiz konuşması yasaktı. Telsiz susması olduğu için iniş ve kalkışlar kırmızı ve yeşil ışıkla idare edilmekteydi. Lüzumlu irtifayı alıp sola dönüşe başladığımda sağ kanadımın üzerinden geçen bir ışık huzmesi gördüm. Bir uçak çok yakın olarak üzerimden geçti. İlk önce bu uçağı İngiliz uçağı Beaufighter'a benzettim. Rüzgar altı bacağına döndüğümde 'Bana niye işaret fişeği attı?' diye düşünürken bunun bir Alman Junkers Ju88 olabileceğini ve beni düşürmek için çalıştığını anladım. Paniğe kapılmamıştım ama süratli olduğum halde hemen inişe geçtim. Ancak acele ettiğim için uçağı savurarak durdurabilmiştim. Bir kanadı yere eğik durumda durduğunda lastiğimin patladığını zannederek el frenini çekip yere atladım. O sırada İngiliz Filo komutanı arabasıyla yanıma geldi.
    'Tuna ne oldu?' dedi. Havadakinin Alman uçağı olduğundan yeterince emin olmadığım için, 'Süratle geldim. Lastiğimin patladığını zannediyorum, onu kontrol ediyorum' dedim. Lastik patlamamıştı. Savrulma nedeniyle dikine çökük kalmıştı. Birlikte kanadı kaldırarak normal duruma getirdik. Ben kabine tırmanırken filo komutanı 'Tuna çabuk uçağını park yerine götür, havada 'Jerry' (Alman uçaklarına verilen takma ad) var' dedi. İşte o zaman heyecanlanmadım desem yalan söylemiş olurum.

    MÜTHİŞ BİR PATLAMA!

    Birden müthiş bir paniğe kapıldım ve uçağı götürüp park yerine bıraktım. Yere inip barakalara doğru giderken barakaların gerisinde müthiş bir patlama sesi duydum. Ardından gökyüzüne bir alev sütununun yükseldiğini gördüm. Bu alev, benden sonra kalkan Teğmen Akarçay ile İngiliz pilot eğitim hocasının uçağı olup rüzgar altı bacağında korsan Alman uçağı tarafından bir anlık ileri tetik çekişiyle vurulup düşürülmüştü. Her iki pilot da şehit olmuştu.
    Bana dönüş esnasında ateş ettiği için önlemeli ateşi becerememişti. Ben kurtulmuştum. Barakaların önüne geldiğimde Necdet Horasan, Oğuz Barut, Muzaffer Özalp ile diğer arkadaşlarım boynuma sarılıp geçmiş olsun derlerken onlara barakaların gerisinde yükselen alevleri gösterdim. O anda hep birlikte ilk ve son olarak gerçek bir hava çarpışmasına şahit olmanın dehşetini yaşadık. Sevgili arkadaşımızla kıymetli hocamızı kaybetmenin acısını paylaştık."

    DİĞER KAZALAR VE ŞEHİTLERİMİZ

    Daha bir aylık süre geçmeden Cronwell’deki Türk grup, meslektaşlarından birini daha kaybederek bir kez daha sarsılır. Tğm. Ömer Sümercan, uçtuğu Oxford tipi uçağın motorları durup yere çakılması sonucu hayatını kaybeder. 10 Kasım günü, bu kez daha tecrübeli bir pilotun başına felaket getirir. 5’inci dönem tekâmül kursu’nda öğrenci olan Tğm. Hüdai Toros, eğitim uçuşu için Cronwell’den Spitfire W3456 uçağıyla havalanır ve uçuş sırasında göz kararması sebebiyle hava alanı sınırına yakın bir mesafede bulunan Heath Farm’da yere çakılarak hayatını kaybeder. O da, Brookwood’da toprağa verilir.

    Bu olayın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti ki, başka bir ölümcül kaza meydana gelir. 10 Ağustos 1944’te Welby’de düşen Miles Master tipindeki uçak, Tğm. Mustafa Görez’in hayatına mal olur. Bir diğer havacı, Tğm. Fethi Nejat Ang, yine bir Miles Master uçağıyla gece uçuşunu tamamlayıp saat 02:00 civarındaki iniş denemesinde yüksek kalır ve Caythorpe yakınlarında düşer. Kazada ölen Tğm. Ang, 27 Eylül 1944’de defnedilir.

    21 yaşındaki Tğm. Emin Dönmez ise 25 Ekim 1944 tarihinde, eğitim uçuşu sırasında kullandığı Spitfire uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybeder. Tğm. Dönmez de diğer arkadaşları gibi Brookwood mezarlığına defnedilir.

    11 PİLOT ŞEHİT OLDU

    Cevat Tuna, 14 pilot arkadaşından birini tren diğerini de bisiklet kazasında kaybettiklerini hatırlatarak, uçuş eğitimi gören 300'e yakın pilot içinde 11 pilotun şehit olmasının normal olduğunu kaydediyor. Türk pilotlarının personel dosyalarının 'Top Secret' olarak değerlendirilmesinin ise stratejik istihbaratın biyografik istihbarat konusu ile ilgili olabileceği tahminini yürüten Tuna, "Bu değerlendirmenin, casusluk iddiaları ile hiçbir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Uçuş eğitimi için gönderilen Türk pilotları ne İngiltere adına çarpıştılar ne Alman casusuydu. Onlar Türk semalarını korumak maksadıyla iyi yetişmiş bir pilot olmak için orada bulunuyorlardı" diye görüşlerini ortaya koyuyor.

    1990'DA MEZARLIK YAPILDI

    Türk Hava Kuvvetlerini, eğitim bakımından da çağdaşlarının seviyesine çıkarmak amacıyla, İkinci Dünya Savaşı yıllarında pilotaj eğitimi için İngiltere’ye gönderilen ve oradaki eğitimleri sırasında yaşamlarını kaybederek şehit olan bu vatan evlatları için defnedildikleri yerde, 1990’lı yıllarda düzenleme yapılarak "Türk Hava Şehitliği" oluşturulmuştur. Londra’ya 30 mil uzaklıkta olan Brookwood’daki İngiliz askerî mezarlığı içinde yer alan Hava Şehitliği’miz gayet bakımlı olup, güzelce biçilmiş çit bitkileriyle çevrelenmiştir.

    Brookwood Türk Hava Şehitliği’nde, 15 Hava subayımızın kabri bulunmaktadır. Bunların 14’ü pilotaj eğitimi sırasında şehit olan 1941-1942 yılı Harp Okulu mezunu Havacı subaylar olup biri de 1836'da İngiltere’de görevli iken vefat eden Teğmen Arif Bey’dir. Aslında Tğm. Arif Bey, vefat ettiğinde Woolvich şehrinin mezarlığına defnedilmiş, daha sonra ise kabri anılan şehitliğe nakledilmiştir.

    İNGİLTERE'DEKİ ŞEHİTLERİMİZ

    1. Hv.Tğm. Nizamettin Şengün 18/19 Eylül 1942 Talim uçuşunda düşerek,
    2. Hv.Tğm. Ali Aksu 21 Ocak 1943 Havada çarpışarak,
    3. Hv.Tğm. İbrahim Oray 25 Mart 1943 Tren kazasında,
    4. Hv.Tğm. Saim Parlak 17 Temmuz 1943 Tayyaresiyle düşerek,
    5. Hv.Tğm. Esat Şaşmaz 23 Ağustos 1943 Tayyaresiyle düşerek,
    6. Hv.Tğm. Hakkı Akarçay 3/4 Eylül 1943 Gece uçuşu esnasında bir Alman tayyaresinin hücumuna uğramış ve düşmüştür.
    7. Hv.Tğm. Ömer Sümercan 21 Eylül 1943 Tayyaresiyle düşerek,
    8. Hv.Tğm. Kemal Gülçeken 10 Ocak 1944 Tayyaresiyle düşerek,
    9. Hv.Tğm. Mustafa Görez 4 Ağustos 1944 Tayyaresiyle düşerek,
    10. Hv.Tğm. Fethi Ang 24 Eylül 1944 Tayyaresiyle düşerek,
    11. Hv.Tğm. Emin Dönmez 25 Ekim 1944 Tayyaresiyle düşerek,
    12. Hv.Tğm. Hüdai Toros 10 Kasım 1944 Tayyaresiyle düşerek,
    13. Hv.Tğm. Abdullah Ay 4 Nisan 1945 Trafik kazasında,
    14. Hv.Tğm. Reşit Nalbant 17 Ağustos 1942 Talim uçuşunda düşerek,

    Kaynak. Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Cevat TUNA anıları, Sinan Arktkn
    NOT: Şehitlikte ayrıca 17 Şubat 1959 tarihinde Başbakan Adnan Menderes'in de içinde olduğu, Londra Gatwick Havalimanı'na inerken düşen THY uçağında şehit olan Türk havacıları içinde bir kitabe bulunmaktadır. Ancak şehit THY personeli Türkiye'de defnedilmiştir. Şehit olan THY personeli:
    Abdullah Parla: THY Genel Müdürü
    Münir Özbek: Kaptan Pilot
    Sabri Kazmaoğlu: İkinci Pilot
    Lütfi Biberoğlu: İkinci Pilot
    Gönül Uygur: Kabin Memuru
    Gündüz Tezel: Telsiz Operatörü
    İngiltere'de bir Türk Hava Şehitliği! İkinci Dünya Savaşı sırasında Hava Kuvvetleri'nin önemi hızla artmıştı. Sağlık sorunu olmayan ve istekli Kara Harp Okulu öğrencilerinden seçilenler, eğitim alıp yetişmesi için yurtdışına gönderilmelerine karar verilmişti. Emekli Tümgeneral Cevat Tuna'nın yazdığı kitap, İngiltere'de uçuş eğitimi gören Türk pilotlarını anlatıyordu... Cevat Tuna'nın satırlarında şu bilgiler vardı... "İkinci Dünya Savaşı devam ederken 1941-1945 arasında 1941 yılının A ve B dönemi mezunları, 1942 mezunlarının tamamı ve 1943 yılı mezunlarının yarısı İngiltere'ye iki yıl süren uçuş eğitimi için gönderildi. Eğitimleri tamamladıktan sonra Türkiye'ye geri döndüler. 1943 mezunu hava subaylarının diğer yarısı ise uçuş eğitimlerini Amerika'da yaptılar" 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa, Türkiye ile ittifak anlaşması imzalamış ve Türklerle yakınlaşmayı arttırmak için RAF, sadece Türk Hava Kuvvetleri öğrenci pilotlarını Cronwell’e kabul etmişti. Böylece Harp Okulunu bitiren 1941 devresinden seçilen 20 havacının, İngiltere’ye pilotaj eğitimine gönderilmesine karar verildi. REFAH ŞİLEBİ FACİASI 20 Hava subayı, 23 Haziran 1941 tarihinde Refah şilebi ile İskenderun’dan Mısır’ın İskenderiye limanına hareket ettiler. O tarihlerde Akdeniz Almanların kontrolünde olduğu için anılan personelin Mısır’a gönderilmesi, buradan da İngilizler tarafından İngiltere’ye götürülmesi kararlaştırılmıştı. Ancak hareketinden beş saat sonra Refah şilebi, torpillenmiş ve tarihe "Refah Faciası" olarak geçen bu olayda, içlerinde on altı Hava asteğmeni olmak üzere toplam 167 Türk askerî personeli hayatını kaybetmiştir. Bu olay Hava Kuvvetlerinin kararlılığını kırmamış ve 17 Mayıs 1942’de ilk grup 38’inci Eğitim Dönemi’ne katılmak üzere İngiltere’ye ulaşmıştı. Bunu diğer dönemler takip etmişti. Öğrenci pilotlar, Hurricane ve Spitfire tipi uçaklarda gelişme göstermeden önce, uçuş kariyerlerine daha sessiz Miles Master tipi uçaklarda başlamıştı. Uçuş kazaları sık görülmekteydi ve bunların çoğu genç Türk havacılar için ölümcül sonuçlar doğurmuştu. İLK ŞEHİT TEĞMEN REŞİT NALBANT 17 Ağustos 1942 tarihinde, 39’uncu Dönem Pilotaj Kursu’nda bulunan 22 yaşındaki Tğm. Reşit Nalbant, Airspeed Oxford tipi uçak ile RAF Cronwell’de inişe teşebbüs ederken düşmüş ve 17’nci Uçuş Eğitim Okulunda (17. Service Flying Training School) görev yapan ilk Türk öğrenci şehit pilot olmuştur. Tğm. Nalbant için Cronwell Üs’sünde, İngiliz ve 60 Türk subayın katıldığı özel bir cenaze töreni düzenlendi ve naaşı, Surrey Brookwood mezarlığının askerî bölümüne götürüldü. Bu olaydan sadece bir ay sonra, 19 Eylül 1942’de, uçuş eğitimi sırasında başka bir ölümcül olay meydana gelmiş ve 40’ıncı Dönem Kursundan Tğm. N. Şengün, Miles Master tipi uçağı ile dalıştan çıkarken, Barkston Heath iniş sahasına düşmüştür. Öğrenci Plt.Tğm. S.Parlak 18 Temmuz 1943’de Grantham yakınlarındaki Belvoir Castle’ın kuzeyinde alçaktan uçarken, uçağı (Miles Master III) enerji nakil hatlarına takıldı ve Woolsthorpe yerleşim yeri civarına düştü. Olayı soruşturmak üzere bir heyet oluşturuldu. Tğm. Parlak da, askerî bir töreni takiben Brookwood’a defnedildi. 23 Ağustos 1942’de, bu kez 48’inci dönemde olan Tğm. Esat Şaşmaz, Hava alanının üç mil kuzeybatısındaki Ashby de La Launde’da, Miles Master tipi uçağı ile yere çakılmış ve daha henüz yirmi yaşındayken şehit olmuştur. Tğm. Şaşmaz’ın cenazesi önce Cronwell’e getirildi ve o da diğer arkadaşları gibi Brookwood’a defnedildi. Kuzey Lincolnshire’daki Caistor’da bulunan çimenlik alan, o tarihlerde RAF Cranwell Üssü tarafından emercensi pist olarak kullanılıyordu. 4 Eylül 1942’de Tğm. Hakkı Akarçay, öğretmen pilot İngiliz subayı l.F. Chapman’la birlikte, Master W9017 numaralı uçakla bu meydanda havalanmış, ancak kalkıştan sadece birkaç dakika sonra bir düşman taarruz uçağı tarafından saldırıya uğramıştır. Saldırı sonucu düşürülen uçakta, her iki pilot da hayatını kaybeder. Tğm. Akarçay’ın naaşı, Brookwood’a defnedilir. Cevat Tuna, istihbarat sistemi içinde yetişmemiş tecrübesiz personelin casus olarak kullanılmasının ne Almanya'ya ne de İngiltere'ye fayda sağlayacağına dikkat çekerek, "Bu bilgi ve tecrübeden mahrum olmaları sebebiyle Türk pilotların casus olarak kullanılmaları düşünülemez. Esasında askeri ve politik kademelerden hiç kimseye böyle bir görev de verilmemiştir. İngiltere'deki uçuş eğitimi, tamamıyla eğitim meydanlarında yapılmıştır. Savaş üslerine girişe müsaade edilmediği için bunların yalnız isimleri bilinirdi" diyor. TÜRK PİLOTUNU DÜŞÜREN ALMAN UÇAĞI Türk subayların İngiltere'de Almanya'ya karşı savaştıklarına dair iddia da Cevat Paşa tarafından reddediliyor. Mezar taşında "Bir Alman uçağı tarafından düşürülerek şehit oldu" ibaresi yazan Hava Teğmen Hakkı Akarçay'ın uçağının düşürülüş hikayesini Cevat Tuna şöyle anlatıyor: "1944 yılının 3-4 Eylül gecesi onun uçağından evvel kalkan uçaktaydım. Olayın gerçek görgü tanığıyım. Olay, İngiltere'nin kuzeyinde Hvll denilen yerdeki ufak çim eğitim meydanında olmuştur" Teğmen Akarçay'ın şehit olduğu gece Hvll'deki çimenli eğitim meydanında gece uçuşu yapmaya hazırlandığını anlatan Tuna, karartma ile telsiz susması olduğunu ve gecenin karanlığında meydanın hafif şekilde aydınlık olduğunu tasvir ediyor. Meydan turu, iniş ve kalkış çalışması yapmak için tek başına Master 2 uçağıyla piste giren Tuna, yeşil ışık (Aldis) ile kalkış müsaadesi alarak havalanır: "Tedbir olarak telsiz konuşması yasaktı. Telsiz susması olduğu için iniş ve kalkışlar kırmızı ve yeşil ışıkla idare edilmekteydi. Lüzumlu irtifayı alıp sola dönüşe başladığımda sağ kanadımın üzerinden geçen bir ışık huzmesi gördüm. Bir uçak çok yakın olarak üzerimden geçti. İlk önce bu uçağı İngiliz uçağı Beaufighter'a benzettim. Rüzgar altı bacağına döndüğümde 'Bana niye işaret fişeği attı?' diye düşünürken bunun bir Alman Junkers Ju88 olabileceğini ve beni düşürmek için çalıştığını anladım. Paniğe kapılmamıştım ama süratli olduğum halde hemen inişe geçtim. Ancak acele ettiğim için uçağı savurarak durdurabilmiştim. Bir kanadı yere eğik durumda durduğunda lastiğimin patladığını zannederek el frenini çekip yere atladım. O sırada İngiliz Filo komutanı arabasıyla yanıma geldi. 'Tuna ne oldu?' dedi. Havadakinin Alman uçağı olduğundan yeterince emin olmadığım için, 'Süratle geldim. Lastiğimin patladığını zannediyorum, onu kontrol ediyorum' dedim. Lastik patlamamıştı. Savrulma nedeniyle dikine çökük kalmıştı. Birlikte kanadı kaldırarak normal duruma getirdik. Ben kabine tırmanırken filo komutanı 'Tuna çabuk uçağını park yerine götür, havada 'Jerry' (Alman uçaklarına verilen takma ad) var' dedi. İşte o zaman heyecanlanmadım desem yalan söylemiş olurum. MÜTHİŞ BİR PATLAMA! Birden müthiş bir paniğe kapıldım ve uçağı götürüp park yerine bıraktım. Yere inip barakalara doğru giderken barakaların gerisinde müthiş bir patlama sesi duydum. Ardından gökyüzüne bir alev sütununun yükseldiğini gördüm. Bu alev, benden sonra kalkan Teğmen Akarçay ile İngiliz pilot eğitim hocasının uçağı olup rüzgar altı bacağında korsan Alman uçağı tarafından bir anlık ileri tetik çekişiyle vurulup düşürülmüştü. Her iki pilot da şehit olmuştu. Bana dönüş esnasında ateş ettiği için önlemeli ateşi becerememişti. Ben kurtulmuştum. Barakaların önüne geldiğimde Necdet Horasan, Oğuz Barut, Muzaffer Özalp ile diğer arkadaşlarım boynuma sarılıp geçmiş olsun derlerken onlara barakaların gerisinde yükselen alevleri gösterdim. O anda hep birlikte ilk ve son olarak gerçek bir hava çarpışmasına şahit olmanın dehşetini yaşadık. Sevgili arkadaşımızla kıymetli hocamızı kaybetmenin acısını paylaştık." DİĞER KAZALAR VE ŞEHİTLERİMİZ Daha bir aylık süre geçmeden Cronwell’deki Türk grup, meslektaşlarından birini daha kaybederek bir kez daha sarsılır. Tğm. Ömer Sümercan, uçtuğu Oxford tipi uçağın motorları durup yere çakılması sonucu hayatını kaybeder. 10 Kasım günü, bu kez daha tecrübeli bir pilotun başına felaket getirir. 5’inci dönem tekâmül kursu’nda öğrenci olan Tğm. Hüdai Toros, eğitim uçuşu için Cronwell’den Spitfire W3456 uçağıyla havalanır ve uçuş sırasında göz kararması sebebiyle hava alanı sınırına yakın bir mesafede bulunan Heath Farm’da yere çakılarak hayatını kaybeder. O da, Brookwood’da toprağa verilir. Bu olayın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti ki, başka bir ölümcül kaza meydana gelir. 10 Ağustos 1944’te Welby’de düşen Miles Master tipindeki uçak, Tğm. Mustafa Görez’in hayatına mal olur. Bir diğer havacı, Tğm. Fethi Nejat Ang, yine bir Miles Master uçağıyla gece uçuşunu tamamlayıp saat 02:00 civarındaki iniş denemesinde yüksek kalır ve Caythorpe yakınlarında düşer. Kazada ölen Tğm. Ang, 27 Eylül 1944’de defnedilir. 21 yaşındaki Tğm. Emin Dönmez ise 25 Ekim 1944 tarihinde, eğitim uçuşu sırasında kullandığı Spitfire uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybeder. Tğm. Dönmez de diğer arkadaşları gibi Brookwood mezarlığına defnedilir. 11 PİLOT ŞEHİT OLDU Cevat Tuna, 14 pilot arkadaşından birini tren diğerini de bisiklet kazasında kaybettiklerini hatırlatarak, uçuş eğitimi gören 300'e yakın pilot içinde 11 pilotun şehit olmasının normal olduğunu kaydediyor. Türk pilotlarının personel dosyalarının 'Top Secret' olarak değerlendirilmesinin ise stratejik istihbaratın biyografik istihbarat konusu ile ilgili olabileceği tahminini yürüten Tuna, "Bu değerlendirmenin, casusluk iddiaları ile hiçbir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Uçuş eğitimi için gönderilen Türk pilotları ne İngiltere adına çarpıştılar ne Alman casusuydu. Onlar Türk semalarını korumak maksadıyla iyi yetişmiş bir pilot olmak için orada bulunuyorlardı" diye görüşlerini ortaya koyuyor. 1990'DA MEZARLIK YAPILDI Türk Hava Kuvvetlerini, eğitim bakımından da çağdaşlarının seviyesine çıkarmak amacıyla, İkinci Dünya Savaşı yıllarında pilotaj eğitimi için İngiltere’ye gönderilen ve oradaki eğitimleri sırasında yaşamlarını kaybederek şehit olan bu vatan evlatları için defnedildikleri yerde, 1990’lı yıllarda düzenleme yapılarak "Türk Hava Şehitliği" oluşturulmuştur. Londra’ya 30 mil uzaklıkta olan Brookwood’daki İngiliz askerî mezarlığı içinde yer alan Hava Şehitliği’miz gayet bakımlı olup, güzelce biçilmiş çit bitkileriyle çevrelenmiştir. Brookwood Türk Hava Şehitliği’nde, 15 Hava subayımızın kabri bulunmaktadır. Bunların 14’ü pilotaj eğitimi sırasında şehit olan 1941-1942 yılı Harp Okulu mezunu Havacı subaylar olup biri de 1836'da İngiltere’de görevli iken vefat eden Teğmen Arif Bey’dir. Aslında Tğm. Arif Bey, vefat ettiğinde Woolvich şehrinin mezarlığına defnedilmiş, daha sonra ise kabri anılan şehitliğe nakledilmiştir. İNGİLTERE'DEKİ ŞEHİTLERİMİZ 1. Hv.Tğm. Nizamettin Şengün 18/19 Eylül 1942 Talim uçuşunda düşerek, 2. Hv.Tğm. Ali Aksu 21 Ocak 1943 Havada çarpışarak, 3. Hv.Tğm. İbrahim Oray 25 Mart 1943 Tren kazasında, 4. Hv.Tğm. Saim Parlak 17 Temmuz 1943 Tayyaresiyle düşerek, 5. Hv.Tğm. Esat Şaşmaz 23 Ağustos 1943 Tayyaresiyle düşerek, 6. Hv.Tğm. Hakkı Akarçay 3/4 Eylül 1943 Gece uçuşu esnasında bir Alman tayyaresinin hücumuna uğramış ve düşmüştür. 7. Hv.Tğm. Ömer Sümercan 21 Eylül 1943 Tayyaresiyle düşerek, 8. Hv.Tğm. Kemal Gülçeken 10 Ocak 1944 Tayyaresiyle düşerek, 9. Hv.Tğm. Mustafa Görez 4 Ağustos 1944 Tayyaresiyle düşerek, 10. Hv.Tğm. Fethi Ang 24 Eylül 1944 Tayyaresiyle düşerek, 11. Hv.Tğm. Emin Dönmez 25 Ekim 1944 Tayyaresiyle düşerek, 12. Hv.Tğm. Hüdai Toros 10 Kasım 1944 Tayyaresiyle düşerek, 13. Hv.Tğm. Abdullah Ay 4 Nisan 1945 Trafik kazasında, 14. Hv.Tğm. Reşit Nalbant 17 Ağustos 1942 Talim uçuşunda düşerek, Kaynak. Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Cevat TUNA anıları, Sinan Arktkn NOT: Şehitlikte ayrıca 17 Şubat 1959 tarihinde Başbakan Adnan Menderes'in de içinde olduğu, Londra Gatwick Havalimanı'na inerken düşen THY uçağında şehit olan Türk havacıları içinde bir kitabe bulunmaktadır. Ancak şehit THY personeli Türkiye'de defnedilmiştir. Şehit olan THY personeli: Abdullah Parla: THY Genel Müdürü Münir Özbek: Kaptan Pilot Sabri Kazmaoğlu: İkinci Pilot Lütfi Biberoğlu: İkinci Pilot Gönül Uygur: Kabin Memuru Gündüz Tezel: Telsiz Operatörü
    0 Комментарии 0 Поделились
  • -Kalkacağınız yere oturmayın..

    -Kolunuza gireni değil, elinizi sımsıkı tutanı tercih edin..

    -Yaşlılar ve çocuklarla sık sık sohbet edin. Birinde tecrübe, diğerinde saflık göreceksiniz..

    -Sadece işi düşünce arayanları, hayatınızdan çıkarın..

    -Dış görünüşe önem verenlere, önem vermeyin. Onlar gönül güzelliğini göremezler..

    -Asla ihanet etmeyin..

    -Kendini sevmeyen birinden sevgi beklemeyin..

    -En yakın dostunuzla dahi aranızda bir mesafe olsun..

    -Kimseyi değiştirmeye çalışmayın. İsteyen zaten değişir..

    -Değişmenin ardında gelişme sizi bekler..

    -Beklemek ve mücadele etmek farklı gerçeklerdir..

    -Sizi kullanmaya çalışanlara, o şansı asla vermeyin..

    -Bahane, istemeyenlerin oksijenidir..

    -Anne ve Babanıza hayattayken çok değer verin. ''Harçlığınız var mı?'' Kelimelerini asla kullanmayın. Gidin ve tüm ihtiyaçlarını gücünüzce halledin. Onların tekrarı yoktur..

    -Eşinize her zaman saygı duyun..

    -Eğlenmek için kazanmayı ya da yıldönümünü beklemeyin. Nefes almak bile eğlenmek için nedendir..

    -Yalan söyleyen bir insana, asla selam dahi vermeyin..

    -Aynı hataları tekrarlamak artık tercihtir..

    -Canlılara ve yaşlılara her zaman hürmet edin. Evren karşılığını misliyle verecektir..

    -Zevkin esiri olmuş kişiler, genellikle tehlikeli kişilerdir. Uzak durun..

    -Konuşurken gözünüze bakmayan birinin, sözlerine inanmayın..

    -1 saatlik sohbette, yarım saat kendini anlatan kişilere dikkat edin..

    -Gösteren ve hissettirenlerin samimiyetine inanın..

    -Ağlamak zayıflık değildir. Aksine güçtür. Hala insan olmanın yansımasıdır..

    -Çocuklarınızın en yakın arkadaşı siz olun. İlerde dizinize vurmazsınız..

    -Birinin saçmalaması dahi sizi güldürüyorsa, o kişiyi seviyorsunuzdur..

    -Aşk, olağanüstü bir duygu yoğunluğudur. Yerini sevgiye bırakan bir aşk, yaşamın en güzel hediyesidir..

    -Duygularını dile getiremeyen birinden, mutluluk beklemeyin..

    -Doğa ile dost olun. Dikkatli bakarsanız size karşılıksız her şeyi veren tek gerçek doğadır..

    Sevgiyle
    Önce İnsan...Alıntı
    -Kalkacağınız yere oturmayın.. -Kolunuza gireni değil, elinizi sımsıkı tutanı tercih edin.. -Yaşlılar ve çocuklarla sık sık sohbet edin. Birinde tecrübe, diğerinde saflık göreceksiniz.. -Sadece işi düşünce arayanları, hayatınızdan çıkarın.. -Dış görünüşe önem verenlere, önem vermeyin. Onlar gönül güzelliğini göremezler.. -Asla ihanet etmeyin.. -Kendini sevmeyen birinden sevgi beklemeyin.. -En yakın dostunuzla dahi aranızda bir mesafe olsun.. -Kimseyi değiştirmeye çalışmayın. İsteyen zaten değişir.. -Değişmenin ardında gelişme sizi bekler.. -Beklemek ve mücadele etmek farklı gerçeklerdir.. -Sizi kullanmaya çalışanlara, o şansı asla vermeyin.. -Bahane, istemeyenlerin oksijenidir.. -Anne ve Babanıza hayattayken çok değer verin. ''Harçlığınız var mı?'' Kelimelerini asla kullanmayın. Gidin ve tüm ihtiyaçlarını gücünüzce halledin. Onların tekrarı yoktur.. -Eşinize her zaman saygı duyun.. -Eğlenmek için kazanmayı ya da yıldönümünü beklemeyin. Nefes almak bile eğlenmek için nedendir.. -Yalan söyleyen bir insana, asla selam dahi vermeyin.. -Aynı hataları tekrarlamak artık tercihtir.. -Canlılara ve yaşlılara her zaman hürmet edin. Evren karşılığını misliyle verecektir.. -Zevkin esiri olmuş kişiler, genellikle tehlikeli kişilerdir. Uzak durun.. -Konuşurken gözünüze bakmayan birinin, sözlerine inanmayın.. -1 saatlik sohbette, yarım saat kendini anlatan kişilere dikkat edin.. -Gösteren ve hissettirenlerin samimiyetine inanın.. -Ağlamak zayıflık değildir. Aksine güçtür. Hala insan olmanın yansımasıdır.. -Çocuklarınızın en yakın arkadaşı siz olun. İlerde dizinize vurmazsınız.. -Birinin saçmalaması dahi sizi güldürüyorsa, o kişiyi seviyorsunuzdur.. -Aşk, olağanüstü bir duygu yoğunluğudur. Yerini sevgiye bırakan bir aşk, yaşamın en güzel hediyesidir.. -Duygularını dile getiremeyen birinden, mutluluk beklemeyin.. -Doğa ile dost olun. Dikkatli bakarsanız size karşılıksız her şeyi veren tek gerçek doğadır.. Sevgiyle Önce İnsan...Alıntı
    0 Комментарии 0 Поделились
  • AMERİKA’DA YOĞURTÇULAR KRALI : HAMDİ ULUKAYA

    Hamdi Ulukaya, Chobani yoğurt firmasının kurucusu ve sahibi. ABD’de yaşayan girişimci bir işadamı. Amerika Birleşik Devletleri’nde en çok satılan süzme yoğurt markası Chobani’nin sahibi, kurucusu, yönetim kurulu başkanı ve CEO’su.

    Erzincan’ın İliç ilçesinde süt ürünleri üreten bir ailede doğan Hamza Ulukaya, Ankara Üniversitesi’nde siyasi bilimler eğitimi gördükten sonra 1994’te, New York, Long Island Adelphi Üniversitesi’nde İngilizce öğrenmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1997’de eyaletin kuzeyine taşındı ve New York Eyalet Üniversitesi’nin Albany Yerleşkesine nakil yaptırarak bazı işletme kurslarına yazıldı.

    2002’de babasının tavsiyesiyle küçük bir beyaz peynir fabrikası kurdu. Fakat asıl başarısını, 2005 yılında, New York eyaletinin kuzeyinde, kapatılmış olan büyük bir yoğurt fabrikasını Kraft Foods’tan satın alarak girdiği büyük riske borçludur. Yoğurt işinde tecrübesi olmamasına rağmen bir imparatorluk haline getirdiği Balkanlarda “çoban” anlamına gelen Chobani yoğurt, beş yıldan kısa sürede yıllık satışlarını sıfırdan 1 milyar doların üzerine çıkarak 2011 yılında ABD’nin en hızlı büyüyen markası oldu.

    “2017 Dünyanın En Yenilikçi Şirketleri” listesinde yer alan Chobani, hem “Gıda” hem de “Sosyal Fayda” kategorilerinde ilk sıradadır. Chobani aynı zamanda tüm sektörleri kapsayan “En Yenilikçi Şirketler” sıralamasında ilk on arasında yer alıyor.

    Hamdi Ulukaya’nın, iş hayatında pek rastlanmayan bir cömertlik sergileyerek 5 milyar dolar değerindeki şirketin %10’luk hissesini 2000 personeline dağıtması da ayrı bir incelik.

    Hamdi Ulukaya’yı tebrik ediyor, başarısının tüm girişimcilerimize örnek olmasını diliyoruz
    AMERİKA’DA YOĞURTÇULAR KRALI : HAMDİ ULUKAYA Hamdi Ulukaya, Chobani yoğurt firmasının kurucusu ve sahibi. ABD’de yaşayan girişimci bir işadamı. Amerika Birleşik Devletleri’nde en çok satılan süzme yoğurt markası Chobani’nin sahibi, kurucusu, yönetim kurulu başkanı ve CEO’su. Erzincan’ın İliç ilçesinde süt ürünleri üreten bir ailede doğan Hamza Ulukaya, Ankara Üniversitesi’nde siyasi bilimler eğitimi gördükten sonra 1994’te, New York, Long Island Adelphi Üniversitesi’nde İngilizce öğrenmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1997’de eyaletin kuzeyine taşındı ve New York Eyalet Üniversitesi’nin Albany Yerleşkesine nakil yaptırarak bazı işletme kurslarına yazıldı. 2002’de babasının tavsiyesiyle küçük bir beyaz peynir fabrikası kurdu. Fakat asıl başarısını, 2005 yılında, New York eyaletinin kuzeyinde, kapatılmış olan büyük bir yoğurt fabrikasını Kraft Foods’tan satın alarak girdiği büyük riske borçludur. Yoğurt işinde tecrübesi olmamasına rağmen bir imparatorluk haline getirdiği Balkanlarda “çoban” anlamına gelen Chobani yoğurt, beş yıldan kısa sürede yıllık satışlarını sıfırdan 1 milyar doların üzerine çıkarak 2011 yılında ABD’nin en hızlı büyüyen markası oldu. “2017 Dünyanın En Yenilikçi Şirketleri” listesinde yer alan Chobani, hem “Gıda” hem de “Sosyal Fayda” kategorilerinde ilk sıradadır. Chobani aynı zamanda tüm sektörleri kapsayan “En Yenilikçi Şirketler” sıralamasında ilk on arasında yer alıyor. Hamdi Ulukaya’nın, iş hayatında pek rastlanmayan bir cömertlik sergileyerek 5 milyar dolar değerindeki şirketin %10’luk hissesini 2000 personeline dağıtması da ayrı bir incelik. Hamdi Ulukaya’yı tebrik ediyor, başarısının tüm girişimcilerimize örnek olmasını diliyoruz
    0 Комментарии 0 Поделились
Расширенные страницы