• Cuma Hutbesi: "Rahmet ve Mağfiret Mevsimine Girerken"

    Muhterem Müslümanlar!

    Müjdeler olsun hepimize, şükürler olsun Rabbimize. Ramazan-ı şerifin hilali bir kez daha doğacak üzerimize. Bu akşam kılacağımız ilk teravih namazıyla karşılayacağız inşallah rahmet ve mağfiret mevsimini. Teravih ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in kıldığı, kıldırdığı ve ümmetinin kılmasını istediği,[1] sahabe-i kiramdan beri günümüzdeki şekliyle kılınagelen[2] sünnet bir namazdır. Teravih; yorulan ruhlarımızı dinlendiren, daralan gönüllerimizi ferahlatan, günahlarımızın affına vesile olan müstesna bir ibadettir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Kim, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek teravih namazını kılarsa geçmiş günahları bağışlanır.”[3]

    Aziz Müminler!

    Bu gece, Ramazanın bereketi olan sahura kalkacağız inşallah. Sahur vakti, teheccüd namazının vaktidir. Dua ve niyaz, tövbe ve istiğfar vaktidir. Sahura kalkmak, mahlûkatın uyanışına şahitlik etmektir. Uykuyu terk edip, gafleti bir kenara bırakıp, Rabbimizin maddi ve manevi ikramlarıyla dirilmektir. Allah Resûlü (s.a.s), فَإِنَّ فِى السُّحُورِ بَرَكَةً “Sahurda bereket vardır.”[4] buyurmuş, bir yudum suyla bile olsa sahur yapmamızı istemiş, sahura kalkanlara Allah’ın merhamet edeceğini, meleklerin ise hayır duada bulunacağını müjdelemiştir.[5]

    Kıymetli Müslümanlar!

    Ramazan, oruç ayıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Mübarek Ramazan ayı geldi. Yüce Allah bu ayda oruç tutmayı farz kıldı. Bu ayda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır…”[6] buyurmaktadır. Mukim, akıllı ve büluğ çağına ermiş, hastalık ve yolculuk gibi dinen geçerli bir mazereti bulunmayan her Müslümanın Ramazan ayında oruç tutması farzdır. Rükünlerine, şartlarına ve adaplarına riayet edilerek tutulan oruç, irademizi güçlendirir, gönlümüzü bencillik ve tamahkârlıktan kurtarır. Elimizi haramdan, dilimizi gıybet ve yalandan, ibadetlerimizi riyadan, kalbimizi günahlardan arındırır. Bizleri cehennemden uzaklaştırıp cennete yaklaştırır.

    Değerli Müminler!

    Ramazan, Kur’an ayıdır. Yüce Rabbimiz, “Ramazan; insanlar için bir hidayet rehberi, hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır...”[7] buyurmaktadır. O halde, Ramazanı on bir ayın sultanı kılan Kur’an-ı Kerim’i bol bol okuyalım, manası üzerinde düşünelim, onun hükümlerini hayatımıza aktarmanın daha çok gayretinde olalım. Çocuklarımıza Kur’an’ı, orucu, namazı, camiyi sevdirelim. Muhabbet ve merhamet mekânı camilerimize gelen çocuklarımızı incitmeyelim. Onları güler yüz ve tatlı dille cemaatimiz arasına alarak namazın sükûnetle kılınabilmesini sağlayalım. Ramazan ayının rahmet ve bereketinden, neşe ve coşkusundan onları mahrum bırakmayalım.

    Aziz Müslümanlar!

    Ramazan; Rabbimize, kendimize, ailemize, çevremize ve insanlara karşı sorumluluklarımızı bir kez daha gözden geçirme ayıdır. Öyleyse gönlümüzü, evimizi, işyerimizi, sokağımızı, köyümüzü, ilçemizi, şehrimizi Ramazan ayına hazırlayalım. Yemeden içmeye, giyimden kuşama, alışverişten tüketime, aileden komşuluk ilişkilerine kadar hayatımızın her anına ve alanına İslam’ın emir ve yasaklarını aktarmaya gayret edelim. Dinimizde ve medeniyetimizde yeri olmayan, Ramazanın ruhuna uygun düşmeyen eğlencelerle vaktimizi heba etmeyelim. İbadetlerimizi vaktinde eda etmeye özen gösterelim; zamanımızı ibadet vakitlerine göre ayarlayalım. Lüks ve israfın sergilendiği, ihtiyaç sahiplerinin unutulduğu iftar sofraları kurmayalım. Mazluma, yoksula, kimsesize, yetim ve öksüze kol kanat gerelim, iftar sofralarımızı muhtaçlarla paylaşalım. Orucu bahane ederek evde, işyerinde ve trafikte gönül kırmayalım, huzursuzluk çıkartmayalım. Fırsatçılık yaparak fahiş fiyatlarla insanları mağdur etmeyelim. Müslümanlara zulmedenlere destek verenlerin ürünleriyle sofralarımızı donatmayalım.

    Bu vesileyle idrak edeceğimiz Ramazan-ı şerifin; başta aziz milletimiz olmak üzere âlem-i İslam ve tüm insanlık için hayırlı olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

    [1] İbn Hanbel, VI, 267; Buhârî, İ’tisâm, 3.
    [2] Muvatta’, Ramazân, 2; Tirmizî, Savm, 81.
    [3] Buhârî, Salâtü’t-terâvîh, 1.
    [4] Buhârî, Savm, 20.
    [5] İbn Hanbel, III, 44.
    [6] Nesâî, Sıyâm, 5.
    [7] Bakara, 2/185.
    Cuma Hutbesi: "Rahmet ve Mağfiret Mevsimine Girerken" Muhterem Müslümanlar! Müjdeler olsun hepimize, şükürler olsun Rabbimize. Ramazan-ı şerifin hilali bir kez daha doğacak üzerimize. Bu akşam kılacağımız ilk teravih namazıyla karşılayacağız inşallah rahmet ve mağfiret mevsimini. Teravih ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in kıldığı, kıldırdığı ve ümmetinin kılmasını istediği,[1] sahabe-i kiramdan beri günümüzdeki şekliyle kılınagelen[2] sünnet bir namazdır. Teravih; yorulan ruhlarımızı dinlendiren, daralan gönüllerimizi ferahlatan, günahlarımızın affına vesile olan müstesna bir ibadettir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Kim, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek teravih namazını kılarsa geçmiş günahları bağışlanır.”[3] Aziz Müminler! Bu gece, Ramazanın bereketi olan sahura kalkacağız inşallah. Sahur vakti, teheccüd namazının vaktidir. Dua ve niyaz, tövbe ve istiğfar vaktidir. Sahura kalkmak, mahlûkatın uyanışına şahitlik etmektir. Uykuyu terk edip, gafleti bir kenara bırakıp, Rabbimizin maddi ve manevi ikramlarıyla dirilmektir. Allah Resûlü (s.a.s), فَإِنَّ فِى السُّحُورِ بَرَكَةً “Sahurda bereket vardır.”[4] buyurmuş, bir yudum suyla bile olsa sahur yapmamızı istemiş, sahura kalkanlara Allah’ın merhamet edeceğini, meleklerin ise hayır duada bulunacağını müjdelemiştir.[5] Kıymetli Müslümanlar! Ramazan, oruç ayıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Mübarek Ramazan ayı geldi. Yüce Allah bu ayda oruç tutmayı farz kıldı. Bu ayda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır…”[6] buyurmaktadır. Mukim, akıllı ve büluğ çağına ermiş, hastalık ve yolculuk gibi dinen geçerli bir mazereti bulunmayan her Müslümanın Ramazan ayında oruç tutması farzdır. Rükünlerine, şartlarına ve adaplarına riayet edilerek tutulan oruç, irademizi güçlendirir, gönlümüzü bencillik ve tamahkârlıktan kurtarır. Elimizi haramdan, dilimizi gıybet ve yalandan, ibadetlerimizi riyadan, kalbimizi günahlardan arındırır. Bizleri cehennemden uzaklaştırıp cennete yaklaştırır. Değerli Müminler! Ramazan, Kur’an ayıdır. Yüce Rabbimiz, “Ramazan; insanlar için bir hidayet rehberi, hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır...”[7] buyurmaktadır. O halde, Ramazanı on bir ayın sultanı kılan Kur’an-ı Kerim’i bol bol okuyalım, manası üzerinde düşünelim, onun hükümlerini hayatımıza aktarmanın daha çok gayretinde olalım. Çocuklarımıza Kur’an’ı, orucu, namazı, camiyi sevdirelim. Muhabbet ve merhamet mekânı camilerimize gelen çocuklarımızı incitmeyelim. Onları güler yüz ve tatlı dille cemaatimiz arasına alarak namazın sükûnetle kılınabilmesini sağlayalım. Ramazan ayının rahmet ve bereketinden, neşe ve coşkusundan onları mahrum bırakmayalım. Aziz Müslümanlar! Ramazan; Rabbimize, kendimize, ailemize, çevremize ve insanlara karşı sorumluluklarımızı bir kez daha gözden geçirme ayıdır. Öyleyse gönlümüzü, evimizi, işyerimizi, sokağımızı, köyümüzü, ilçemizi, şehrimizi Ramazan ayına hazırlayalım. Yemeden içmeye, giyimden kuşama, alışverişten tüketime, aileden komşuluk ilişkilerine kadar hayatımızın her anına ve alanına İslam’ın emir ve yasaklarını aktarmaya gayret edelim. Dinimizde ve medeniyetimizde yeri olmayan, Ramazanın ruhuna uygun düşmeyen eğlencelerle vaktimizi heba etmeyelim. İbadetlerimizi vaktinde eda etmeye özen gösterelim; zamanımızı ibadet vakitlerine göre ayarlayalım. Lüks ve israfın sergilendiği, ihtiyaç sahiplerinin unutulduğu iftar sofraları kurmayalım. Mazluma, yoksula, kimsesize, yetim ve öksüze kol kanat gerelim, iftar sofralarımızı muhtaçlarla paylaşalım. Orucu bahane ederek evde, işyerinde ve trafikte gönül kırmayalım, huzursuzluk çıkartmayalım. Fırsatçılık yaparak fahiş fiyatlarla insanları mağdur etmeyelim. Müslümanlara zulmedenlere destek verenlerin ürünleriyle sofralarımızı donatmayalım. Bu vesileyle idrak edeceğimiz Ramazan-ı şerifin; başta aziz milletimiz olmak üzere âlem-i İslam ve tüm insanlık için hayırlı olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum. [1] İbn Hanbel, VI, 267; Buhârî, İ’tisâm, 3. [2] Muvatta’, Ramazân, 2; Tirmizî, Savm, 81. [3] Buhârî, Salâtü’t-terâvîh, 1. [4] Buhârî, Savm, 20. [5] İbn Hanbel, III, 44. [6] Nesâî, Sıyâm, 5. [7] Bakara, 2/185.
    0 Comments 0 Shares
  • 100 SENE SONRASINI HAYAL EDELİM.!

    Mesela 2125 yılında akrabalarımız ve arkadaşlarımızla birlikte hepimiz toprak altında olacağız. Evlerimizde yabancılar oturacak. Mal ve mülkümüze başkaları sahip olacak. Bizden hiçbir şey hatırlamayacaklar.

    Mesela bizden kim dedesinin babasını hatırlıyor ki? Biz insanların hafızasında sadece bir satır olarak kalacağız. İsimlerimiz eşkâlimiz unutulacak..

    100 yıl sonra toprak altında, karanlığın ve sessizliğin ortasında, dünyanın ne kadar boş olduğunu, hayallerimizin ne kadar saçma olduğunu anlamış olacak ve keşke ömürlerimizin tamamını iyiliklerle ve güzel amellerle geçirseydik temennisinde bulunacağız.

    Madem ki hayattayız;
    O hâlde ibret alalım ve değişelim.

    Allah'ım.! Bize doğru yolu göster.
    Allah'ım.! Âkıbetimizi hayr eyle.
    Allah'ım.! Bizden râzı olarak canımızı al.

    #Âmin
    📌 100 SENE SONRASINI HAYAL EDELİM.! Mesela 2125 yılında akrabalarımız ve arkadaşlarımızla birlikte hepimiz toprak altında olacağız. Evlerimizde yabancılar oturacak. Mal ve mülkümüze başkaları sahip olacak. Bizden hiçbir şey hatırlamayacaklar. Mesela bizden kim dedesinin babasını hatırlıyor ki? Biz insanların hafızasında sadece bir satır olarak kalacağız. İsimlerimiz eşkâlimiz unutulacak.. 100 yıl sonra toprak altında, karanlığın ve sessizliğin ortasında, dünyanın ne kadar boş olduğunu, hayallerimizin ne kadar saçma olduğunu anlamış olacak ve keşke ömürlerimizin tamamını iyiliklerle ve güzel amellerle geçirseydik temennisinde bulunacağız. Madem ki hayattayız; O hâlde ibret alalım ve değişelim. Allah'ım.! Bize doğru yolu göster. 🤲 Allah'ım.! Âkıbetimizi hayr eyle. 🤲 Allah'ım.! Bizden râzı olarak canımızı al. 🤲 #Âmin 🤲🌸
    0 Comments 0 Shares
  • HALI TÜCCARI /Jean-Leon Gerome - 1887

    1885'te Kahire’yi ziyaret eden ressam, ziyarette gördüĝü hadiseleri 1887'de resmine aktarmıştır. Resim, 1671'de Paris’te kurulan “Ecole Des Beaux-Arts” akademisinin salonuna asılmak üzere yapılmıştır.

    Tablo adını hikayesinden almıştır. Görüldüğü üzere bir halı tüccarının halı pazarında halılarını satışını anlatmaktadır. Oldukça büyük ebatlı halı tasvirinin beyaz renkli orta alanında, 16. yüzyıl klasik devir Uşak halılarında olduğu üzere salbekli iri bir madalyon yer almaktadır. Günümüzde Afyon Başmakçı ve Heriz halıları ile de benzerlikler gösterir.

    Resmin önünde, yerde özensizce sereserpe atılmış halılar göze çarpmaktadır. Tablonun ortasında yerdeki halıya basan halı tüccarı, alıcıya halıyı pazarlamaktadır. Arkada bulunan daha kalabalık grup ise, yaşlı satıcının halıyla ilgili anlatımını dikkatle dinlemektedir.

    Resmin saĝındaki devasa giriş kapısı altında da satışın gerçekleşmesini bekleyen hamallar, halıyı belli ki eşeĝe yüklemek için sabırsızlanmaktadır. Resimde ilk planda belli olmayan ancak dikkatli bakıldıĝında giriş kapısının yanındaki boşlukta gölge içinde duran feraceli bir kadın dikkat çekmektedir. Özellikle halı satıcılarında belirgin olmakla birlikte diĝer figürlerde de el, kol ve duruşlarında bir hareket sözkonusu. Kıyafetler, renkli ve dönem özelliĝi taşımaktadır.

    Gerome, 19. yüzyılda yaptığı Osmanlı coğrafyası gezilerinde dönemin halı motiflerinden etkilenmiştir. Etkilendiği halıları ise tablolarında işlemiştir.

    Halı tüccarları tablosu sıklıkla Osman Hamd Bey’in tablosu olarak karıştırılmaktadır. Bunun asıl nedeni ünlü oryantalist ressam bu tablonun da ressamı Gerome’nin Osman Hamdi Bey’in hukuk öğrenimi için gittiği Fransa’da öğrencisi olduğunun sanılmasıdır. Yeni bilgiler ışığında Gerome ve Osman Hamdi Beyin mektuplaştığı ve büyük ihtimalle hiç yüz yüze gelmedikleri bilinmektedir. Gerome dönemin ünlü ressamı olarak Osman Hamdi Bey başta bir çok sanatçıya, sanata ilham olmuştur.

    #jeanleongerome #halıtüccarı #picture #sanattarihi #arthistory
    HALI TÜCCARI /Jean-Leon Gerome - 1887 1885'te Kahire’yi ziyaret eden ressam, ziyarette gördüĝü hadiseleri 1887'de resmine aktarmıştır. Resim, 1671'de Paris’te kurulan “Ecole Des Beaux-Arts” akademisinin salonuna asılmak üzere yapılmıştır. Tablo adını hikayesinden almıştır. Görüldüğü üzere bir halı tüccarının halı pazarında halılarını satışını anlatmaktadır. Oldukça büyük ebatlı halı tasvirinin beyaz renkli orta alanında, 16. yüzyıl klasik devir Uşak halılarında olduğu üzere salbekli iri bir madalyon yer almaktadır. Günümüzde Afyon Başmakçı ve Heriz halıları ile de benzerlikler gösterir. Resmin önünde, yerde özensizce sereserpe atılmış halılar göze çarpmaktadır. Tablonun ortasında yerdeki halıya basan halı tüccarı, alıcıya halıyı pazarlamaktadır. Arkada bulunan daha kalabalık grup ise, yaşlı satıcının halıyla ilgili anlatımını dikkatle dinlemektedir. Resmin saĝındaki devasa giriş kapısı altında da satışın gerçekleşmesini bekleyen hamallar, halıyı belli ki eşeĝe yüklemek için sabırsızlanmaktadır. Resimde ilk planda belli olmayan ancak dikkatli bakıldıĝında giriş kapısının yanındaki boşlukta gölge içinde duran feraceli bir kadın dikkat çekmektedir. Özellikle halı satıcılarında belirgin olmakla birlikte diĝer figürlerde de el, kol ve duruşlarında bir hareket sözkonusu. Kıyafetler, renkli ve dönem özelliĝi taşımaktadır. Gerome, 19. yüzyılda yaptığı Osmanlı coğrafyası gezilerinde dönemin halı motiflerinden etkilenmiştir. Etkilendiği halıları ise tablolarında işlemiştir. Halı tüccarları tablosu sıklıkla Osman Hamd Bey’in tablosu olarak karıştırılmaktadır. Bunun asıl nedeni ünlü oryantalist ressam bu tablonun da ressamı Gerome’nin Osman Hamdi Bey’in hukuk öğrenimi için gittiği Fransa’da öğrencisi olduğunun sanılmasıdır. Yeni bilgiler ışığında Gerome ve Osman Hamdi Beyin mektuplaştığı ve büyük ihtimalle hiç yüz yüze gelmedikleri bilinmektedir. Gerome dönemin ünlü ressamı olarak Osman Hamdi Bey başta bir çok sanatçıya, sanata ilham olmuştur. #jeanleongerome #halıtüccarı #picture #sanattarihi #arthistory
    0 Comments 0 Shares
  • Cristiano Ronaldo - "Başarılarımdan dolayı arkadaşım Albert Fantrau'ya teşekkür etmeliyim. Birlikte bir gençlik kulübünde oynuyorduk. Sporting'den gelenler bize kim daha fazla gol atarsa ​​onun akademilerine kabul edileceğini söylediler"

    "Maçı 3-0 kazandık, ilk golü ben attım, ardından Albert kafa vuruşunu yaptı ve üçüncüsü herkesi etkileyen bir gol oldu. Albert kaleciyle bire bir gitti.

    Ben onun yanında koşuyordum, o kalecinin etrafından dolaştı, tek yapması gereken topu boş ağlara göndermekti. Ama o topu bana verdi ve ben de golü attım.
    Akademiye kabul edildim. Maçtan sonra yanına gelip “neden” diye sordum, o da şöyle cevap verdi; "Sen benden daha iyisin".

    Birkaç yıl sonra bir gazeteci Albert'in evine gitti ve hikayenin doğru olup olmadığını sordu. Bunu doğruladı.
    Ayrıca o maçtan sonra futbolculuk kariyerinin bittiğini ve artık işsiz olduğunu söyledi. “Ama bu kadar muhteşem bir evi, arabayı vs. nereden buldun?

    Zengin birine benziyordun. Ayrıca ailenizin geçimini de sağlıyorsunuz… bunların hepsi nereden? Albert gururla yanıtladı; Cristiano'dan.

    MORAL: Size inanan ve hayatta size yardım eli uzatan kişiyi asla unutmayın.
    Cristiano Ronaldo - "Başarılarımdan dolayı arkadaşım Albert Fantrau'ya teşekkür etmeliyim. Birlikte bir gençlik kulübünde oynuyorduk. Sporting'den gelenler bize kim daha fazla gol atarsa ​​onun akademilerine kabul edileceğini söylediler" "Maçı 3-0 kazandık, ilk golü ben attım, ardından Albert kafa vuruşunu yaptı ve üçüncüsü herkesi etkileyen bir gol oldu. Albert kaleciyle bire bir gitti. Ben onun yanında koşuyordum, o kalecinin etrafından dolaştı, tek yapması gereken topu boş ağlara göndermekti. Ama o topu bana verdi ve ben de golü attım. Akademiye kabul edildim. Maçtan sonra yanına gelip “neden” diye sordum, o da şöyle cevap verdi; "Sen benden daha iyisin". Birkaç yıl sonra bir gazeteci Albert'in evine gitti ve hikayenin doğru olup olmadığını sordu. Bunu doğruladı. Ayrıca o maçtan sonra futbolculuk kariyerinin bittiğini ve artık işsiz olduğunu söyledi. “Ama bu kadar muhteşem bir evi, arabayı vs. nereden buldun? Zengin birine benziyordun. Ayrıca ailenizin geçimini de sağlıyorsunuz… bunların hepsi nereden? Albert gururla yanıtladı; Cristiano'dan. MORAL: Size inanan ve hayatta size yardım eli uzatan kişiyi asla unutmayın.🙏🙏💖💖
    0 Comments 0 Shares
  • Şanlıurfa’da üretimi giderek artış gösteren tarım ürünlerinden biri bademdir.

    7 bin hektar alanda bulunan badem ağaçlarından yıllık ortalama 9 bin ton ürün alınmaktadır.

    Üretim alanı yönünden Türkiye’de 2’nci, üretim miktarı yönünden ise 5’inci sırada olan Şanlıurfa ülke badem üretiminin % 5’ini karşılamaktadır.

    #Badem
    #TarımŞehriŞanlıurfa
    🔹Şanlıurfa’da üretimi giderek artış gösteren tarım ürünlerinden biri bademdir. 🔹7 bin hektar alanda bulunan badem ağaçlarından yıllık ortalama 9 bin ton ürün alınmaktadır. 🔸Üretim alanı yönünden Türkiye’de 2’nci, üretim miktarı yönünden ise 5’inci sırada olan Şanlıurfa ülke badem üretiminin % 5’ini karşılamaktadır. #Badem #TarımŞehriŞanlıurfa
    0 Comments 0 Shares
  • İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini aradılar.

    Bunların arasında zayıf bir bülbül vardı. "Madem elimden birşey gelmiyor, öyleyse ben de İbrahim aleyhisselam ile beraber yanayım" diye kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki:
    - O kuşa ne dileği olduğunu sor. Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:
    - Halilullahı ateşe atıyorlar. Mademki kurtarmaya kâdir değilim, bari onunla beraber ben de yanayım.

    Hak teâlâ buyurdu ki:
    - O kuşun benden dileği nedir? Bülbül şöyle arz etti.
    -Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur.
    Bin bir ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerifini de bilmek isterim.

    Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.
    Bülbül de kendini attığı sırada Nemrud'un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı.

    O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına muhabbet etti, âşık oldu.
    Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın 1001 ismini söylemektedir.
    İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini aradılar. Bunların arasında zayıf bir bülbül vardı. "Madem elimden birşey gelmiyor, öyleyse ben de İbrahim aleyhisselam ile beraber yanayım" diye kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki: - O kuşa ne dileği olduğunu sor. Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki: - Halilullahı ateşe atıyorlar. Mademki kurtarmaya kâdir değilim, bari onunla beraber ben de yanayım. Hak teâlâ buyurdu ki: - O kuşun benden dileği nedir? Bülbül şöyle arz etti. -Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Bin bir ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerifini de bilmek isterim. Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi. Bülbül de kendini attığı sırada Nemrud'un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına muhabbet etti, âşık oldu. Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın 1001 ismini söylemektedir.
    0 Comments 0 Shares
  • Şakirin Camii,
    Üsküdar, Karacaahmet Mezarlığı,
    2009,
    Mimar; Hüsrev Tayla
    İçmimar; Zeynep Fadıllıoğlu (Bu işi ile "cami tasarlayan ilk kadın mimar" ünvanını kazanmıştır.).

    Şakirin (Arapça “müteşekkir demektir) ailesi tarafından inşa ettirilmiştir.

    Caminin kabuk kubbeli dış cephesi, değerli mimarlarımızdan rahmetli Vedat Dalokay tarafından tasarlanan ancak uygulanmayan Ankara Kocatepe Camii projesine biraz benzer (Karşılaştırma için projenin bir resmini son görsel olarak ekledim.)

    İki tane şerefesiz minaresi vardır.

    Dışarıdan oldukça sade görünen caminin kubbesi “balık pulu” denilen tarzda alüminyum kompozit panellerle kaplanmıştır. Modern ışık efektleriyle geceleyin mavi bir görüntüye bürünmekte. Aydınlatma tasarımı İngiliz sanatçı
    Arnold Chan'ın eseridir.

    İç avludaki çeşme işlevi gören küçük havuz, Kozmosu simgeleyen bir kürenin merkezine yerleştirilmiştir. Küçük kürenin neresine baksanız cami ve minare görüntüsünü görürsünüz. Şeffaf bir kubbe olarak düzenlenen küre, Londra'nın ünlü heykeltıraşı William Pye tarafından tasarlanmış.

    İç mekandaki mihrap, minber, sunak, hat ve kaligrafiler, avizeler, vitray ve pencereler, duvardaki panolar , hepsi ayrı ayrı sanatçıların elinden çıkmıştır:

    Koyu gri Kayseri taşlarının hakimiyetindeki dış cephe, mimar ve ressam Kadir Akorak tarafından düzenlenmiş.

    Caminin dış cephesi kabuk kubbe dışında oldukça sadedir. Narteks bile son derece basittir. Ancak asıl sürprizler iç mekandır. Camiye adım attığınızda, turkuaz parlak sarı bir sunak sizi karşılıyor. O kadar güzel bir karşılama ki, onun güzelliğini özümsemek için zaman ayırmanız gerekiyor. Sunak bir muska izlenimi yaratıyor. Mihrabın yanına yerleştirilen minber daha açık sarı renkle işlenmiş ve uzaktan baktığınızda üzerinde hat yazıları varmış gibi görünüyor: 12 kademeli minbere yaklaştığınızda süslü yaprak desenleri ortaya çıkıyor. Kozmosu temsil eden yaprakları
    Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Başkanı Tayfun Erdoğmuş tasarlamış.
    Minberin iki ucu gökyüzüne doğru kavislenerek yükseliyor. Bu görüntüsüyle sonsuzluğu ve ulvî yolculuklara çıkış noktasını stilize etmiş gibi görünüyor.

    Yerdeki halı, deve tüyü özel el dokumasıdır. Üzerinde bordo çizgilerle namaz kılınacak yerler belirtilmiş.

    Caminin içini pleksiglas, metal, ayna ve camla kaplayan avizenin
    pleksiglas ve metallerini
    Vitray ustası Orhan Koçan,
    kristallerini Nahide Büyükkaymakçı yapmış.

    Avize iç içe büyük daireler şeklinde, üç halkadan oluşan ve Tanrı'nın 99 isminin yer alan şekilde tasarlanmış.

    Nur Suresi ünlü hattat Hüseyin Kutlu tarafından yapılmış.

    Ancak ne iç içe geçmiş daireler, ne de avizenin büyüklüğü avizedeki büyüyü oluşturuyor. En etkileyici yönü dairenin köşesinden yavaşça aşağıya doğru akan su izlenimi veren zarif kristal damlalardır.

    Şakirin Camii'nin üç tarafı camla kaplı. Geleneksel cami tasarımlarının ve diğer ibadethanelerin aksine içmekan çok aydınlıktır. Bu parlak tasarım, dış ve iç mekanın aynı görünmesini sağlar. İçeriden dışarıyı rahatlıkla görebilir, ancak pencerelerdeki ızgaraların özgün tasarımı nedeniyle dışarıdan içeriyi görmek oldukça zor.

    Duvarların da başka ilginç bir özelliği var. Duvardaki her kanat, Kuran sayfaları gibi stilize edilmiş. Uzaktan baktığınızda sanki beyaz sayfalara altın varakla yazılmış gibi. Sanki kutsal kitabın içindesiniz ve bu atmosferde kitap, umut ettiğiniz, dilediğiniz, şükrettiğiniz her konuda size yardımcı olmak için geliyor.

    Kubbe, cami mimarisinde hem dış hem de iç açıdan önemlidir. Yarım kabuk kubbenin farkını dışarıdan gördük. Ana kubbenin zemin renginde olduğunu ve Tophane renklerinden ilham aldığını görüyoruz. Pencereyi çerçeveleyen duvarlarda kırmızı hakimdir.

    Semih İrteş tarafından tasarlanan kubbenin merkezi Topkapı Sarayı'nın Tophane desenine dayanıyor. Bu eser, Fatır Sûre'nin çevresine alınmış, daha sonra hattat
    Hüseyin Kutlu tarafından Mülk Sûre'si ile daire içine alınmıştır.

    Satır aralıklarındaki figürler ünlü sanatçı Orhan Koçan'a aittir.

    Köşeler; Tanrı, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin
    panolarıyla süslenmiş.

    Oymacı Semih İrteş; kubbedeki şerit yazısı kuşaklarını birbirine bağlayarak fırıldak şeklini oluşturmuş, bu fırıldak ile dünyanın ve gezegenlerin dönüşünü açıklamaya çalıştıklarını söylemiş. Camide bulunan kaligrafi, altın varak 23 ayar altından yapılmış ve yapımı iki yıl sürmüş.

    Camide Osmanlı ve Selçuklu motifleri birlikte kullanılmış; Balkonda kadınların toplanma mekânında daha spesifik olarak Selçuklu motiflerinin kullanıldığını görüyoruz. Bariyerler dantel gibi, delikli tül gibi; ışık ve gölgenin oynadığı gizemli bir atmosfer yaratıyor.

    Dışarıdaki Türk İslam Sanatları Müzesi bölümünde dört parça Kabe battaniyesi sergileniyor. Bunlar Sotheby's müzayede evinden büyük bir masrafla satın alınmış. Ayrıca Müze'de İznik çanak çömlek koleksiyonları da bulunmakta.

    Şakirin Camii belki de Türkiye'nin en modern camisi olabilir. Son 50-60 yılda farklı kalitede taklit camilerin inşa edildiği bir mimari mabed tarihi varken bugün herkes Şakirin Camii gibi estetik ve modern tasarıma sahip camilerin sayısının artırmasını umuyor. Benzer modern mimari ile özenerek, ayrıntıları düşünülerek yapılan son dönem camilerin sayısının hızla arttığı da görülüyor...

    Cami çok aydınlık ve gün ışığına çok açık olduğu için günün her saatinde farklı bir iç dizayn rengine sahipmiş gibi görünüyor. İnternette çok pek çok fotoğrafı mevcut. Ben sadece örnek olarak bir kaç tane seçtim. Ancak sanırım yapılacak en güzel iş bu camiyi gidip yerinde görmek olacaktır.
    Derleme, tolga ekinli....
    Şakirin Camii, Üsküdar, Karacaahmet Mezarlığı, 2009, Mimar; Hüsrev Tayla İçmimar; Zeynep Fadıllıoğlu (Bu işi ile "cami tasarlayan ilk kadın mimar" ünvanını kazanmıştır.). Şakirin (Arapça “müteşekkir demektir) ailesi tarafından inşa ettirilmiştir. Caminin kabuk kubbeli dış cephesi, değerli mimarlarımızdan rahmetli Vedat Dalokay tarafından tasarlanan ancak uygulanmayan Ankara Kocatepe Camii projesine biraz benzer (Karşılaştırma için projenin bir resmini son görsel olarak ekledim.) İki tane şerefesiz minaresi vardır. Dışarıdan oldukça sade görünen caminin kubbesi “balık pulu” denilen tarzda alüminyum kompozit panellerle kaplanmıştır. Modern ışık efektleriyle geceleyin mavi bir görüntüye bürünmekte. Aydınlatma tasarımı İngiliz sanatçı Arnold Chan'ın eseridir. İç avludaki çeşme işlevi gören küçük havuz, Kozmosu simgeleyen bir kürenin merkezine yerleştirilmiştir. Küçük kürenin neresine baksanız cami ve minare görüntüsünü görürsünüz. Şeffaf bir kubbe olarak düzenlenen küre, Londra'nın ünlü heykeltıraşı William Pye tarafından tasarlanmış. İç mekandaki mihrap, minber, sunak, hat ve kaligrafiler, avizeler, vitray ve pencereler, duvardaki panolar , hepsi ayrı ayrı sanatçıların elinden çıkmıştır: Koyu gri Kayseri taşlarının hakimiyetindeki dış cephe, mimar ve ressam Kadir Akorak tarafından düzenlenmiş. Caminin dış cephesi kabuk kubbe dışında oldukça sadedir. Narteks bile son derece basittir. Ancak asıl sürprizler iç mekandır. Camiye adım attığınızda, turkuaz parlak sarı bir sunak sizi karşılıyor. O kadar güzel bir karşılama ki, onun güzelliğini özümsemek için zaman ayırmanız gerekiyor. Sunak bir muska izlenimi yaratıyor. Mihrabın yanına yerleştirilen minber daha açık sarı renkle işlenmiş ve uzaktan baktığınızda üzerinde hat yazıları varmış gibi görünüyor: 12 kademeli minbere yaklaştığınızda süslü yaprak desenleri ortaya çıkıyor. Kozmosu temsil eden yaprakları Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Başkanı Tayfun Erdoğmuş tasarlamış. Minberin iki ucu gökyüzüne doğru kavislenerek yükseliyor. Bu görüntüsüyle sonsuzluğu ve ulvî yolculuklara çıkış noktasını stilize etmiş gibi görünüyor. Yerdeki halı, deve tüyü özel el dokumasıdır. Üzerinde bordo çizgilerle namaz kılınacak yerler belirtilmiş. Caminin içini pleksiglas, metal, ayna ve camla kaplayan avizenin pleksiglas ve metallerini Vitray ustası Orhan Koçan, kristallerini Nahide Büyükkaymakçı yapmış. Avize iç içe büyük daireler şeklinde, üç halkadan oluşan ve Tanrı'nın 99 isminin yer alan şekilde tasarlanmış. Nur Suresi ünlü hattat Hüseyin Kutlu tarafından yapılmış. Ancak ne iç içe geçmiş daireler, ne de avizenin büyüklüğü avizedeki büyüyü oluşturuyor. En etkileyici yönü dairenin köşesinden yavaşça aşağıya doğru akan su izlenimi veren zarif kristal damlalardır. Şakirin Camii'nin üç tarafı camla kaplı. Geleneksel cami tasarımlarının ve diğer ibadethanelerin aksine içmekan çok aydınlıktır. Bu parlak tasarım, dış ve iç mekanın aynı görünmesini sağlar. İçeriden dışarıyı rahatlıkla görebilir, ancak pencerelerdeki ızgaraların özgün tasarımı nedeniyle dışarıdan içeriyi görmek oldukça zor. Duvarların da başka ilginç bir özelliği var. Duvardaki her kanat, Kuran sayfaları gibi stilize edilmiş. Uzaktan baktığınızda sanki beyaz sayfalara altın varakla yazılmış gibi. Sanki kutsal kitabın içindesiniz ve bu atmosferde kitap, umut ettiğiniz, dilediğiniz, şükrettiğiniz her konuda size yardımcı olmak için geliyor. Kubbe, cami mimarisinde hem dış hem de iç açıdan önemlidir. Yarım kabuk kubbenin farkını dışarıdan gördük. Ana kubbenin zemin renginde olduğunu ve Tophane renklerinden ilham aldığını görüyoruz. Pencereyi çerçeveleyen duvarlarda kırmızı hakimdir. Semih İrteş tarafından tasarlanan kubbenin merkezi Topkapı Sarayı'nın Tophane desenine dayanıyor. Bu eser, Fatır Sûre'nin çevresine alınmış, daha sonra hattat Hüseyin Kutlu tarafından Mülk Sûre'si ile daire içine alınmıştır. Satır aralıklarındaki figürler ünlü sanatçı Orhan Koçan'a aittir. Köşeler; Tanrı, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin panolarıyla süslenmiş. Oymacı Semih İrteş; kubbedeki şerit yazısı kuşaklarını birbirine bağlayarak fırıldak şeklini oluşturmuş, bu fırıldak ile dünyanın ve gezegenlerin dönüşünü açıklamaya çalıştıklarını söylemiş. Camide bulunan kaligrafi, altın varak 23 ayar altından yapılmış ve yapımı iki yıl sürmüş. Camide Osmanlı ve Selçuklu motifleri birlikte kullanılmış; Balkonda kadınların toplanma mekânında daha spesifik olarak Selçuklu motiflerinin kullanıldığını görüyoruz. Bariyerler dantel gibi, delikli tül gibi; ışık ve gölgenin oynadığı gizemli bir atmosfer yaratıyor. Dışarıdaki Türk İslam Sanatları Müzesi bölümünde dört parça Kabe battaniyesi sergileniyor. Bunlar Sotheby's müzayede evinden büyük bir masrafla satın alınmış. Ayrıca Müze'de İznik çanak çömlek koleksiyonları da bulunmakta. Şakirin Camii belki de Türkiye'nin en modern camisi olabilir. Son 50-60 yılda farklı kalitede taklit camilerin inşa edildiği bir mimari mabed tarihi varken bugün herkes Şakirin Camii gibi estetik ve modern tasarıma sahip camilerin sayısının artırmasını umuyor. Benzer modern mimari ile özenerek, ayrıntıları düşünülerek yapılan son dönem camilerin sayısının hızla arttığı da görülüyor... Cami çok aydınlık ve gün ışığına çok açık olduğu için günün her saatinde farklı bir iç dizayn rengine sahipmiş gibi görünüyor. İnternette çok pek çok fotoğrafı mevcut. Ben sadece örnek olarak bir kaç tane seçtim. Ancak sanırım yapılacak en güzel iş bu camiyi gidip yerinde görmek olacaktır. Derleme, tolga ekinli....
    0 Comments 0 Shares
  • İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ
    Harran, Urfa ve Rasül-Ayn (Ceylanpınar) arasında kurulu eski bir yerleşim yeridir. İskender’in doğu seferi sırasında Yunanistanlı bir çok bilgin Harran’a yerleşti. Yunanistan ve Makedonya asıllı insanların Harran’a yerleşmeleri ve gök cisimlerini tanrılar olarak görmeleri, zamanla buranın“Pagan Kent” olarak kayıtlara geçmesine neden olmuştur.
    Aslında Paganus sözcüğü çiftçi anlamına gelmekte olup, zamanla Hıristiyan olmayıp eski (putperest) dinlerinde kalanlar için kullanılmıştır.[2] Tarihte “Harranlıların dini” olarak bilinen inanç, aslında Yunanistan kökenli insanların getirdiği Pisagoryen öğretiler ile Kildaniler´in [gökbilimcilerin] Babilistan’dan arta kalan inançlarının karışımı olan bir dindir.
    Zira, Pisagor ve ardılları komünal bir topluluk oluşturmuş, kendilerine özgü ritüeller ve giysiler icad etmiş ve tapınaklar inşa etmişlerdir. Bunun bir benzerine de Harran’da yerleşmiş olan halk sahipti.[3]
    Harranlılar, ruhun göçmesi inancına inanıyorlar ya da ruhun bedenden ayrıldıktan sonra yıldızlar dünyasında kaldığına inanıyorlardı. Onlara göre iki dünya vardır:
    a) Gökler dünyası ve
    b) Ay küresinin altındaki dünya.
    Yer küresi, gök, güneş ve yıldızlar yaratılmamış olup, ezelidirler. Harranlılar peygamberlere de inanmıyorlardı. Onların peygamberleri, filozoflar ve bilginlerdi.[4] Görüldüğü gibi doğu ve batı kültür ve inançlarının karışımı bir din olan Harranlılar´ın dini eklektik bir yapıya sahiptir.
    Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Harran’da Yunanlılar, Kildaniler ve Araplar oturuyordu.[5] Hıristiyanlık güçlenip Doğu Roma devletinin resmi dini haline geldiğinde Hıristiyanlar, Harranlılar´ın Hıristiyan olmalarını istedi ancak başarılı olamadılar.
    Bu nedenle Harran’a “Helenopolis” adını verdiler. Harran, yeni dini kabul etmek istemeyen Yunanlılar´ın ve diğer karşıtların merkezi haline geldi. Bu din bağlıları, İslam güçleri bölgeyi ele geçirdikten sonra, Halife Me’mun zamanında öldürülmekten kurtulmak için kendilerine “Sabiiler” adını verdiler[6]
    Bölgenin Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Harranlılar ve Bardaysan’ın ardılları arasında yazgı ve özgür irade ile ilgili tanrıbilimsel ve felsefi tartışmalar meydana gelmiştir. Hıristiyanlar ve Bardaysan’ın ardıllarına göre, insan özgürdür ve etkinliklerinde de yine özgürdür. Bu düşünce o dönemde gelişmekte olan Mutezile bilginlerini etkilemiş gibi görünmektedir.
    Diğer tarafın görüşüne yani Harranlılara göre ise, meydana gelen her şey, Allah’ın takdir etmesi ve gök cisimleri tarafından yönetilen yazgı ile meydana gelir. İnsan etkinliklerinde özgür değildir. Bu düşünce de İslam düşüncesinde o dönem varlığını sürdüren Cebriye mezhebini ve Emevi halifelerinin desteklediği düşünceleri etkilemişe benzemektedir.[7]
    Harranlılar Süryanice konuşuyorlardı. Yıldızların ruh sahibi olduğu ve tanrı ile insan arasında aracı olduğu inancına sahiptiler. Bu nedenle yıldızlar için törenler ve heykeller meydana getirmiş, yıldızlara insan ve hayvanları kurbanlar olarak sunmuşlardır. Harranlılar´ın inşa ettiği heykeller, belirli geometrik ölçülerle yapılıyordu. Bu nedenle astronomi ve geometride çok önemli çalışmalar yapmışlardır.
    Harran’da kurulan akademi, İskenderiye’den Antakya’ya göç eden akademinin bir devamı idi.[8] Bu akademiyi Antakya’dan Harran’a taşıyan biri Harranlı diğeri Mervli olan iki bilgindi.[9] Bu akademide yetişmiş önemli filozoflar şunlardır:
    Teodor Ebu-Qurra, Yakubi ruhbanlardan Teodosiyos Romanos (öl. 896), İslam düşünürlerinden Farabi’ye de hocalık yapan ünlü Hıristiyan tanrıbilimcisi Yuhanna Bar-Haylan (860-920) ve en önemlisi de daha sonra Bağdat’a taşınacak akademide bir çok önemli çeviri etkinliğine katkıda bulunan ve bir çok önemli felsefi eser bırakan Sabii kökenli Sabit Bar-Qurra (821-901) ve onun oğlu Sinan Bar-Sabit Qurra’dır. Bu bilginlere az sonra değineceğiz ama öncelikle akademinin eğitimi hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olur kanısındayım.
    Akademide öğrenci üç aşamalı bir eğitimden geçirilirdi. Birinci aşamada çocuk küçük yaşta okula alınır, gizemler bilgisine sahip olsun diye belli bir eğitim programından geçirilirdi. İlk olarak Süryanice, Yunanca ve Arapça dillerine sahip olmaları sağlanırdı. İkinci aşamada edebiyat dersleri ile beraber Matematik, Astronomi ve Müzik dersleri verilirdi. Matematik dersinin amacı, ileride felsefe ve ileri düzeyde astronomi dersleri ile tanışacak öğrencinin zihni etkinliğini geliştirmektir.
    Bu aşamanın sonunda öğrenci, Yunanca ve Süryanice’den Arapça’ya kolaylıkla çeviri yapabilme düzeyine geliyor ve Euklides, Batlamyus gibi bilginlerin eserlerini anlayacak düzeye ulaşıyordu. Üçüncü aşama ise, yüksek öğrenimin karşılığıydı. Bu aşamada öğrenci Felsefe, Tıp ve Matematik dersleri alırdı. Yine bu aşamada öğrenci artık yavaş yavaş küçük bilimsel eserler yazmaya başlıyordu. Yapıt basımı ve cilt işi de bu aşamada öğrenilirdi.[10]
    Bu akademi tıpkı Platon’un Atina Akademisinde olduğu gibi kapısında “kendini bilen tanrısını bilir” ifadesi yazılıydı. Bu akademi yaklaşık olarak yarım yüzyıl etkinlik gösterdikten sonra Bağdat’a aktarılmıştır.[11]



    Süryani Araştırmalar Derneği ܒܝܬ ܒܘܚ̈ܢܐ ܣܘܪ̈ܝܝܐ
    osnrtdoSpe580ıf6au0gkm97A9265i00aa235831r09l4f80 191t2i c01l ·
    Nesim Doru: İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ
    İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ Harran, Urfa ve Rasül-Ayn (Ceylanpınar) arasında kurulu eski bir yerleşim yeridir. İskender’in doğu seferi sırasında Yunanistanlı bir çok bilgin Harran’a yerleşti. Yunanistan ve Makedonya asıllı insanların Harran’a yerleşmeleri ve gök cisimlerini tanrılar olarak görmeleri, zamanla buranın“Pagan Kent” olarak kayıtlara geçmesine neden olmuştur. Aslında Paganus sözcüğü çiftçi anlamına gelmekte olup, zamanla Hıristiyan olmayıp eski (putperest) dinlerinde kalanlar için kullanılmıştır.[2] Tarihte “Harranlıların dini” olarak bilinen inanç, aslında Yunanistan kökenli insanların getirdiği Pisagoryen öğretiler ile Kildaniler´in [gökbilimcilerin] Babilistan’dan arta kalan inançlarının karışımı olan bir dindir. Zira, Pisagor ve ardılları komünal bir topluluk oluşturmuş, kendilerine özgü ritüeller ve giysiler icad etmiş ve tapınaklar inşa etmişlerdir. Bunun bir benzerine de Harran’da yerleşmiş olan halk sahipti.[3] Harranlılar, ruhun göçmesi inancına inanıyorlar ya da ruhun bedenden ayrıldıktan sonra yıldızlar dünyasında kaldığına inanıyorlardı. Onlara göre iki dünya vardır: a) Gökler dünyası ve b) Ay küresinin altındaki dünya. Yer küresi, gök, güneş ve yıldızlar yaratılmamış olup, ezelidirler. Harranlılar peygamberlere de inanmıyorlardı. Onların peygamberleri, filozoflar ve bilginlerdi.[4] Görüldüğü gibi doğu ve batı kültür ve inançlarının karışımı bir din olan Harranlılar´ın dini eklektik bir yapıya sahiptir. Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Harran’da Yunanlılar, Kildaniler ve Araplar oturuyordu.[5] Hıristiyanlık güçlenip Doğu Roma devletinin resmi dini haline geldiğinde Hıristiyanlar, Harranlılar´ın Hıristiyan olmalarını istedi ancak başarılı olamadılar. Bu nedenle Harran’a “Helenopolis” adını verdiler. Harran, yeni dini kabul etmek istemeyen Yunanlılar´ın ve diğer karşıtların merkezi haline geldi. Bu din bağlıları, İslam güçleri bölgeyi ele geçirdikten sonra, Halife Me’mun zamanında öldürülmekten kurtulmak için kendilerine “Sabiiler” adını verdiler[6] Bölgenin Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Harranlılar ve Bardaysan’ın ardılları arasında yazgı ve özgür irade ile ilgili tanrıbilimsel ve felsefi tartışmalar meydana gelmiştir. Hıristiyanlar ve Bardaysan’ın ardıllarına göre, insan özgürdür ve etkinliklerinde de yine özgürdür. Bu düşünce o dönemde gelişmekte olan Mutezile bilginlerini etkilemiş gibi görünmektedir. Diğer tarafın görüşüne yani Harranlılara göre ise, meydana gelen her şey, Allah’ın takdir etmesi ve gök cisimleri tarafından yönetilen yazgı ile meydana gelir. İnsan etkinliklerinde özgür değildir. Bu düşünce de İslam düşüncesinde o dönem varlığını sürdüren Cebriye mezhebini ve Emevi halifelerinin desteklediği düşünceleri etkilemişe benzemektedir.[7] Harranlılar Süryanice konuşuyorlardı. Yıldızların ruh sahibi olduğu ve tanrı ile insan arasında aracı olduğu inancına sahiptiler. Bu nedenle yıldızlar için törenler ve heykeller meydana getirmiş, yıldızlara insan ve hayvanları kurbanlar olarak sunmuşlardır. Harranlılar´ın inşa ettiği heykeller, belirli geometrik ölçülerle yapılıyordu. Bu nedenle astronomi ve geometride çok önemli çalışmalar yapmışlardır. Harran’da kurulan akademi, İskenderiye’den Antakya’ya göç eden akademinin bir devamı idi.[8] Bu akademiyi Antakya’dan Harran’a taşıyan biri Harranlı diğeri Mervli olan iki bilgindi.[9] Bu akademide yetişmiş önemli filozoflar şunlardır: Teodor Ebu-Qurra, Yakubi ruhbanlardan Teodosiyos Romanos (öl. 896), İslam düşünürlerinden Farabi’ye de hocalık yapan ünlü Hıristiyan tanrıbilimcisi Yuhanna Bar-Haylan (860-920) ve en önemlisi de daha sonra Bağdat’a taşınacak akademide bir çok önemli çeviri etkinliğine katkıda bulunan ve bir çok önemli felsefi eser bırakan Sabii kökenli Sabit Bar-Qurra (821-901) ve onun oğlu Sinan Bar-Sabit Qurra’dır. Bu bilginlere az sonra değineceğiz ama öncelikle akademinin eğitimi hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olur kanısındayım. Akademide öğrenci üç aşamalı bir eğitimden geçirilirdi. Birinci aşamada çocuk küçük yaşta okula alınır, gizemler bilgisine sahip olsun diye belli bir eğitim programından geçirilirdi. İlk olarak Süryanice, Yunanca ve Arapça dillerine sahip olmaları sağlanırdı. İkinci aşamada edebiyat dersleri ile beraber Matematik, Astronomi ve Müzik dersleri verilirdi. Matematik dersinin amacı, ileride felsefe ve ileri düzeyde astronomi dersleri ile tanışacak öğrencinin zihni etkinliğini geliştirmektir. Bu aşamanın sonunda öğrenci, Yunanca ve Süryanice’den Arapça’ya kolaylıkla çeviri yapabilme düzeyine geliyor ve Euklides, Batlamyus gibi bilginlerin eserlerini anlayacak düzeye ulaşıyordu. Üçüncü aşama ise, yüksek öğrenimin karşılığıydı. Bu aşamada öğrenci Felsefe, Tıp ve Matematik dersleri alırdı. Yine bu aşamada öğrenci artık yavaş yavaş küçük bilimsel eserler yazmaya başlıyordu. Yapıt basımı ve cilt işi de bu aşamada öğrenilirdi.[10] Bu akademi tıpkı Platon’un Atina Akademisinde olduğu gibi kapısında “kendini bilen tanrısını bilir” ifadesi yazılıydı. Bu akademi yaklaşık olarak yarım yüzyıl etkinlik gösterdikten sonra Bağdat’a aktarılmıştır.[11] Süryani Araştırmalar Derneği ܒܝܬ ܒܘܚ̈ܢܐ ܣܘܪ̈ܝܝܐ osnrtdoSpe580ıf6au0gkm97A9265i00aa235831r09l4f80 191t2i c01l · Nesim Doru: İSLAM FELSEFESİNİN KAYNAKLARINDAN BİRİ OLARAK HARRAN AKADEMİSİ VE SÜRYANİ FELSEFESİ
    0 Comments 0 Shares
  • KADEM
    Zulüm bitinceye ve nehirden denize kadar Filistin özgür oluncaya dek susmayacağız!

    Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın buluştuğu New York Times Meydanı’ndan, Gazzeli kadınların çığlığıyla dünyanın vicdanına seslendik!

    Düzenlediğimiz basın açıklaması ve enstalasyona katılan herkese teşekkür ederiz.
    #StandWithGaza
    KADEM Zulüm bitinceye ve nehirden denize kadar Filistin özgür oluncaya dek susmayacağız!🇵🇸 Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın buluştuğu New York Times Meydanı’ndan, Gazzeli kadınların çığlığıyla dünyanın vicdanına seslendik! Düzenlediğimiz basın açıklaması ve enstalasyona katılan herkese teşekkür ederiz. #StandWithGaza
    0 Comments 0 Shares
  • VEFALI YAREN LEYLEK ADEM YILMAZI YİNE UNUTMADI :

    Bursa’da yaşayan balıkçı Adem Yılmaz ile dostluğu filme konu olan Yaren leylek, Eskikarağaç Leylek Köyü'ne bu yıl 13'üncü kez geldi.
    VEFALI YAREN LEYLEK 💞 🦩🦩💞 ADEM YILMAZI YİNE UNUTMADI : Bursa’da yaşayan balıkçı Adem Yılmaz ile dostluğu filme konu olan Yaren leylek, Eskikarağaç Leylek Köyü'ne bu yıl 13'üncü kez geldi.💞🦩🦩💞
    0 Comments 0 Shares
More Results