• ALHAMBRA'DA QANAT SİSTEMİNDEN DE FAYDALANILAN MÜKEMMEL BİR SU SİSTEMİ VAR,
    GRANADA, İSPANYA
    1238 yılında Granada’daki mühendisler, Ortaçağ tarihinin en büyük mühendislik başarılarından birine imza attılar: Bir dağın 200 metre yukarısına, dışarıdan enerji almadan çalışan, kendi kendini idame ettiren bir su sistemi inşa ettiler.
    Bu sistem, Alhambra Sarayı’na su taşımakla kalmadı; aynı zamanda bahçeleri, çeşmeleri ve hamamları da besledi. Ne bir pompa ne de elektrik vardı. Sadece yer çekimi, eğim ve zeki mühendislik.
    Ancak sistemin gerçek dehası, suyun sadece taşınması değil; basınçla yukarı çıkartılması, akışın dengelenmesi ve israf edilmeden dağıtılmasıydı. Modern mühendisler bile hâlâ bu sistemin bazı yönlerini tam olarak anlamakta zorlanıyor.
    Zamanla bu su sistemi o kadar etkileyici bir hâl aldı ki, bazıları fiziğin temel kurallarına meydan okuduğunu düşündü. Çünkü doğal eğimlerle suyu 200 metre yukarı taşımak, neredeyse imkânsız kabul edilen bir işti.
    Bu sistem hâlâ çalışıyor. Ve Granada’da, Alhambra’nın bahçelerinde dolaşırken hâlâ o suyun sesi duyuluyor. Bu, zamanını aşan mühendisliğin yaşayan bir kanıtı.
    Mükemmelleştirmek için 3 nesil mühendis gerekti.
    Diğer ortaçağ şehirleri Hristiyan ordularına yenilirken, Granada 250 yıldan fazla bir süre fethedilmeden kaldı.
    Sırrı ne miydi?
    Elhamra Sarayı - o kadar dahiyane bir mühendislik kalesi ki, modern NASA bilim insanları bile sistemlerini inceliyor.
    Önce Kraliyet Kanalı geldi - "Acequia Real":
    Dağlık arazide oyulmuş 6 km'lik bir kanal.
    Her metre mükemmel hesaplamalar gerektiriyordu.
    Sadece %1'lik bir eğim: Çok dik = erozyon. Çok sığ = akış yok.
    Meydan okumak imkansız görünüyordu:
    Modern su pompaları olmadan Darro Nehri'nin 200 metre yukarısındaki bir şehre güç sağlamak.
    Bu Bağlamda: Bu, yalnızca ortaçağ teknolojisini kullanarak 60 katlı bir gökdelene su akıtmak gibi bir şey.
    Hata payı? Sıfır.
    Ancak daha büyük bir sorunları vardı:
    Ortaçağ boruları yüksek basıncı kaldıramıyordu.
    Geleneksel çeşmeler muazzam bir güç gerektiriyordu.
    Her metre yükseklik su basıncını azaltıyordu.
    Çözümleri mi? Hidrolik mühendisliğinde devrim yarattı.
    Devasa Su Kulesi'ni (Torre del Agua) inşa ettiler:
    • 45 metre yüksekliğinde
    • Çoklu depolama odaları
    • Basınç düzenleme sistemleri
    • Yedek rezervuarlar
    Kule tüm su şebekesinin kalbi haline geldi.
    Alhambra'nın hayvan gücüyle çalışan su çarkı dahiyaneydi:
    • 12 metre çapında
    • Kenarına seramik kaplar takılı
    • Verimlilik için karşı ağırlıklı
    • Saatte 1.500 litre kaldırabilir
    500 yıl boyunca sürekli çalıştı.
    Aslanlar Sarayı çeşmesi onların başyapıtıydı:
    Her biri hassas bir şekilde tasarlanmış 12 mermer aslan.
    Su, vücutlarındaki gizli kanallardan akıyordu.
    Karmaşık bir mekanizma, su akışını her saat döndürüyordu.
    Ortaçağ İspanya'sının en doğru zaman tutucusu oldu.
    En büyük başarıları?
    Avrupa'nın hiç bilmediği akışkan dinamiği prensiplerini kullanarak şunları yarattılar:
    • Kendini idame ettiren su kaldırma
    • Hava kabarcığı itme
    • Doğal basınç düzenlemesi
    Fizik ders kitaplarının yeniden yazılması gerekiyordu.
    Termal banyolar termal mühendisliğin bir başarısıydı:
    • Isıtma sistemi (Türk hamamları gibi)
    • Dereceli sıcaklık odaları
    • Buhar üretim odaları
    • Mermer ısı tutma zeminleri
    • Doğal havalandırma kanalları
    Hepsi tek bir odun fırınıyla çalıştırılıyor.
    İklim kontrol sistemleri yüzyıllar öncesindeydi:
    • Maksimum soğutma için stratejik çeşme yerleşimi
    • Dar geçitler boyunca rüzgar tüneli etkileri
    • Su duvarı soğutma sistemleri
    • Buharlaştırıcı soğutma odaları
    Dışarıdan sıcaklık farkı: Genellikle 10°C daha soğuk.
    Yedek su sistemleri harikaydı:
    3 ayrı su kaynağı:
    • Royal Canal (birincil)
    • Darro Nehri asansörü (ikincil)
    • Yağmur suyu toplama (acil)
    Artı sarayı aylarca idare edebilecek gizli rezervuarlar.
    Mühendislik o kadar hassastı ki:
    • Su basıncı yükseklik değişikliklerine rağmen sabit kaldı
    • Çeşmeler tam yüksekliklerini korudu
    • Sıcaklık yıl boyunca düzenli kaldı
    • Atık su bahçeler için geri dönüştürüldü
    Hepsi tek bir güç pompası olmadan.
    Etkisi devrim niteliğindeydi:
    • Kuşatma altındaki bahçeler binlerce kişiyi doyurdu
    • Çeşme avluları politikacıların buluşma noktası oldu
    • Suya erişim ekonomiyi canlandırdı
    • Termal banyolar diplomasi merkezi haline geldi
    Mühendislik, medeniyeti şekillendirdi.
    NASA'nın ilgisi şaşırtıcı değil:
    Alhambra hala karşılaştığımız sorunları çözdü:
    • Pasif iklim kontrolü
    • Kaynak optimizasyonu
    • Sürdürülebilir su geri dönüşümü
    • Yerçekimine dayalı güç sistemleri
    Mars kolonileri için mükemmel.
    • Doğal güçlerle savaşmak yerine onları kullandılar.
    • Her sisteme yedeklilik yerleştirdi
    • Yıllar değil, yüzyıllar için tasarladı
    • Doğanın mühendisliği yönlendirmesine izin verdi
    İlkeleri ancak şimdi yeniden keşfettik.
    Bugün, 900 yıl sonra:
    • Orijinal sistemlerin %70'i hala çalışıyor
    • Orijinal çeşmeler hala akıyor
    • İklim kontrolü hala çalışıyor
    • Bahçeler hala çiçek açıyor
    "Uzun ömürlü" dediklerinde, bunu kastediyorlardı.
    GRANADA BİR DÖNEM MÜSLÜMANLAR'IN TOPRAĞI OLMUŞTU, BU SİSTEMİ MÜSLÜMANLAR MI KURDU?
    Evet, bu su sistemi Müslüman mühendisler tarafından yapılmıştır.
    Detaylı olarak:
    1238 yılında Granada’da kurulan Nasrid Emirliği, Endülüs’teki son Müslüman devletti.
    El Hamra Sarayı (Alhambra), bu emirlik döneminde inşa edildi ve mükemmel bir mühendislik ürünü olan su sistemi de bu yapının bir parçasıdır.
    Sistemi tasarlayan mühendisler, Arap ve Berberi kökenli Müslümanlardı. Büyük kısmı doğrudan İslam dünyasının bilgi birikiminden beslenmişti.
    Bu mühendisler, Roma su kemerlerinden ve İslam dünyasında gelişmiş su teknolojilerinden (özellikle İran’daki "qanat" sistemlerinden) esinlenerek, yer çekimini ve akış fiziğini çok iyi kullanan karmaşık bir yer altı su taşıma ve dağıtım sistemi kurdular.
    Alhambra’nın su sistemi sadece bir mühendislik başarısı değil, aynı zamanda İslam medeniyetinin bilim, sanat ve doğaya uyumlu mimari anlayışının da örneğidir.
    Yani evet: Bu etkileyici sistem, 13. yüzyılda Müslüman mühendisler tarafından inşa edilmiştir.
    🛜: Genius GTX
    : ChatGPT
    ALHAMBRA'DA QANAT SİSTEMİNDEN DE FAYDALANILAN MÜKEMMEL BİR SU SİSTEMİ VAR, GRANADA, İSPANYA 🇪🇸 1238 yılında Granada’daki mühendisler, Ortaçağ tarihinin en büyük mühendislik başarılarından birine imza attılar: Bir dağın 200 metre yukarısına, dışarıdan enerji almadan çalışan, kendi kendini idame ettiren bir su sistemi inşa ettiler. Bu sistem, Alhambra Sarayı’na su taşımakla kalmadı; aynı zamanda bahçeleri, çeşmeleri ve hamamları da besledi. Ne bir pompa ne de elektrik vardı. Sadece yer çekimi, eğim ve zeki mühendislik. Ancak sistemin gerçek dehası, suyun sadece taşınması değil; basınçla yukarı çıkartılması, akışın dengelenmesi ve israf edilmeden dağıtılmasıydı. Modern mühendisler bile hâlâ bu sistemin bazı yönlerini tam olarak anlamakta zorlanıyor. Zamanla bu su sistemi o kadar etkileyici bir hâl aldı ki, bazıları fiziğin temel kurallarına meydan okuduğunu düşündü. Çünkü doğal eğimlerle suyu 200 metre yukarı taşımak, neredeyse imkânsız kabul edilen bir işti. Bu sistem hâlâ çalışıyor. Ve Granada’da, Alhambra’nın bahçelerinde dolaşırken hâlâ o suyun sesi duyuluyor. Bu, zamanını aşan mühendisliğin yaşayan bir kanıtı. Mükemmelleştirmek için 3 nesil mühendis gerekti. Diğer ortaçağ şehirleri Hristiyan ordularına yenilirken, Granada 250 yıldan fazla bir süre fethedilmeden kaldı. Sırrı ne miydi? Elhamra Sarayı - o kadar dahiyane bir mühendislik kalesi ki, modern NASA bilim insanları bile sistemlerini inceliyor. Önce Kraliyet Kanalı geldi - "Acequia Real": Dağlık arazide oyulmuş 6 km'lik bir kanal. Her metre mükemmel hesaplamalar gerektiriyordu. Sadece %1'lik bir eğim: Çok dik = erozyon. Çok sığ = akış yok. Meydan okumak imkansız görünüyordu: Modern su pompaları olmadan Darro Nehri'nin 200 metre yukarısındaki bir şehre güç sağlamak. Bu Bağlamda: Bu, yalnızca ortaçağ teknolojisini kullanarak 60 katlı bir gökdelene su akıtmak gibi bir şey. Hata payı? Sıfır. Ancak daha büyük bir sorunları vardı: Ortaçağ boruları yüksek basıncı kaldıramıyordu. Geleneksel çeşmeler muazzam bir güç gerektiriyordu. Her metre yükseklik su basıncını azaltıyordu. Çözümleri mi? Hidrolik mühendisliğinde devrim yarattı. Devasa Su Kulesi'ni (Torre del Agua) inşa ettiler: • 45 metre yüksekliğinde • Çoklu depolama odaları • Basınç düzenleme sistemleri • Yedek rezervuarlar Kule tüm su şebekesinin kalbi haline geldi. Alhambra'nın hayvan gücüyle çalışan su çarkı dahiyaneydi: • 12 metre çapında • Kenarına seramik kaplar takılı • Verimlilik için karşı ağırlıklı • Saatte 1.500 litre kaldırabilir 500 yıl boyunca sürekli çalıştı. Aslanlar Sarayı çeşmesi onların başyapıtıydı: Her biri hassas bir şekilde tasarlanmış 12 mermer aslan. Su, vücutlarındaki gizli kanallardan akıyordu. Karmaşık bir mekanizma, su akışını her saat döndürüyordu. Ortaçağ İspanya'sının en doğru zaman tutucusu oldu. En büyük başarıları? Avrupa'nın hiç bilmediği akışkan dinamiği prensiplerini kullanarak şunları yarattılar: • Kendini idame ettiren su kaldırma • Hava kabarcığı itme • Doğal basınç düzenlemesi Fizik ders kitaplarının yeniden yazılması gerekiyordu. Termal banyolar termal mühendisliğin bir başarısıydı: • Isıtma sistemi (Türk hamamları gibi) • Dereceli sıcaklık odaları • Buhar üretim odaları • Mermer ısı tutma zeminleri • Doğal havalandırma kanalları Hepsi tek bir odun fırınıyla çalıştırılıyor. İklim kontrol sistemleri yüzyıllar öncesindeydi: • Maksimum soğutma için stratejik çeşme yerleşimi • Dar geçitler boyunca rüzgar tüneli etkileri • Su duvarı soğutma sistemleri • Buharlaştırıcı soğutma odaları Dışarıdan sıcaklık farkı: Genellikle 10°C daha soğuk. Yedek su sistemleri harikaydı: 3 ayrı su kaynağı: • Royal Canal (birincil) • Darro Nehri asansörü (ikincil) • Yağmur suyu toplama (acil) Artı sarayı aylarca idare edebilecek gizli rezervuarlar. Mühendislik o kadar hassastı ki: • Su basıncı yükseklik değişikliklerine rağmen sabit kaldı • Çeşmeler tam yüksekliklerini korudu • Sıcaklık yıl boyunca düzenli kaldı • Atık su bahçeler için geri dönüştürüldü Hepsi tek bir güç pompası olmadan. Etkisi devrim niteliğindeydi: • Kuşatma altındaki bahçeler binlerce kişiyi doyurdu • Çeşme avluları politikacıların buluşma noktası oldu • Suya erişim ekonomiyi canlandırdı • Termal banyolar diplomasi merkezi haline geldi Mühendislik, medeniyeti şekillendirdi. NASA'nın ilgisi şaşırtıcı değil: Alhambra hala karşılaştığımız sorunları çözdü: • Pasif iklim kontrolü • Kaynak optimizasyonu • Sürdürülebilir su geri dönüşümü • Yerçekimine dayalı güç sistemleri Mars kolonileri için mükemmel. • Doğal güçlerle savaşmak yerine onları kullandılar. • Her sisteme yedeklilik yerleştirdi • Yıllar değil, yüzyıllar için tasarladı • Doğanın mühendisliği yönlendirmesine izin verdi İlkeleri ancak şimdi yeniden keşfettik. Bugün, 900 yıl sonra: • Orijinal sistemlerin %70'i hala çalışıyor • Orijinal çeşmeler hala akıyor • İklim kontrolü hala çalışıyor • Bahçeler hala çiçek açıyor "Uzun ömürlü" dediklerinde, bunu kastediyorlardı. GRANADA BİR DÖNEM MÜSLÜMANLAR'IN TOPRAĞI OLMUŞTU, BU SİSTEMİ MÜSLÜMANLAR MI KURDU? Evet, bu su sistemi Müslüman mühendisler tarafından yapılmıştır. Detaylı olarak: 1238 yılında Granada’da kurulan Nasrid Emirliği, Endülüs’teki son Müslüman devletti. El Hamra Sarayı (Alhambra), bu emirlik döneminde inşa edildi ve mükemmel bir mühendislik ürünü olan su sistemi de bu yapının bir parçasıdır. Sistemi tasarlayan mühendisler, Arap ve Berberi kökenli Müslümanlardı. Büyük kısmı doğrudan İslam dünyasının bilgi birikiminden beslenmişti. Bu mühendisler, Roma su kemerlerinden ve İslam dünyasında gelişmiş su teknolojilerinden (özellikle İran’daki "qanat" sistemlerinden) esinlenerek, yer çekimini ve akış fiziğini çok iyi kullanan karmaşık bir yer altı su taşıma ve dağıtım sistemi kurdular. Alhambra’nın su sistemi sadece bir mühendislik başarısı değil, aynı zamanda İslam medeniyetinin bilim, sanat ve doğaya uyumlu mimari anlayışının da örneğidir. Yani evet: Bu etkileyici sistem, 13. yüzyılda Müslüman mühendisler tarafından inşa edilmiştir. 🛜: Genius GTX 🤖: ChatGPT
    0 Comments 0 Shares
  • Dünyaca ünlü ama anlatılamayan (!)
    Müslüman Bilim Adamları.

    1. Akşemseddin: Pasteur ’dan 400 sene önce mikrobu buldu.

    2. Ali Kuşçu: Büyük astronomi bilgini. İlk defa ayın şekillerini anlatan kitabı yazdı.

    3. Ebul-Vefa: Trigonometri’de tanjant, cotanjant, sekant, kosekantı bulan büyük alim.

    4.Birûni: İlk defa dünyanın döndüğünü ispat etti.

    5. Ebu Kâmil Şü’ca: Avrupa'ya matematiği öğretti.

    6. Ebu Ma’şer: Med-Cezir (Gel-Git) olayını ilk o buldu.

    7. Battâni: Dünyanın en büyük kaşifidir. Trigonometrinin kaşifi.

    8. Câbir Bin Hayyan: Atom bombası fikrinin babası ve kimya biliminin atası büyük alim.

    9. Cezerî: 8 asır önce otomatik sistemin kurucusu ve bilgisayarın babası.

    10. Demirî: Avrupalılardan 400 sene önce zooloji ansiklopedisini yazdı.

    11. Farabî: Ses olayını ilk defa fiziki yönden açıklamıştır. Sesin fiziki izahını ilk defa o yaptı.

    12. Gıyâsüddin Cemşid: Matematikte ondalık kesir sistemini ilk o buldu.

    13. İbn Cessar: Cüzzamın sebebini ve tedavisini 900 sene önce açıkladı.

    14. İbn Hatip: Vebânın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ilmi yoldan açıkladı.

    15. İbn Firnas: Wright kardeşlerden bin sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştirdi.

    16. İbn Karaka: 900 sene önce harika bir torna tezgahı yaptı.

    17. İbni Türk: Cebirin temelini atan bilginlerdendir.

    18. İdrisî: Yedi asır önce bugünküne çok benzeyen dünya haritası çizdi.

    19. İbni Sina: Eserleri Avrupa üniversitesinde 600 sene ders kitabı olarak okutuldu. Tıbbın babasıdır. AVRUPA ya göre adı AVICENNA’dır.

    20. Kadızâde Rûmi: Yaşadığı asrın en büyük matematik ve astronomi bilginidir. Fizik kurallarını astronomiye uyarladı.

    21. Kambur Vesim: Verem mikrobunu R.Koch’tan 150 sene önce keşfetti.

    22. İbnün Nefis: Avrupalılardan üç asır önce küçük kan dolaşımını keşfetti.

    23. Piri Reis: 400 sene önce bugünküne en yakın dünya haritasını çizdi.
    Dünyaca ünlü ama anlatılamayan (!) Müslüman Bilim Adamları. 1. Akşemseddin: Pasteur ’dan 400 sene önce mikrobu buldu. 2. Ali Kuşçu: Büyük astronomi bilgini. İlk defa ayın şekillerini anlatan kitabı yazdı. 3. Ebul-Vefa: Trigonometri’de tanjant, cotanjant, sekant, kosekantı bulan büyük alim. 4.Birûni: İlk defa dünyanın döndüğünü ispat etti. 5. Ebu Kâmil Şü’ca: Avrupa'ya matematiği öğretti. 6. Ebu Ma’şer: Med-Cezir (Gel-Git) olayını ilk o buldu. 7. Battâni: Dünyanın en büyük kaşifidir. Trigonometrinin kaşifi. 8. Câbir Bin Hayyan: Atom bombası fikrinin babası ve kimya biliminin atası büyük alim. 9. Cezerî: 8 asır önce otomatik sistemin kurucusu ve bilgisayarın babası. 10. Demirî: Avrupalılardan 400 sene önce zooloji ansiklopedisini yazdı. 11. Farabî: Ses olayını ilk defa fiziki yönden açıklamıştır. Sesin fiziki izahını ilk defa o yaptı. 12. Gıyâsüddin Cemşid: Matematikte ondalık kesir sistemini ilk o buldu. 13. İbn Cessar: Cüzzamın sebebini ve tedavisini 900 sene önce açıkladı. 14. İbn Hatip: Vebânın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ilmi yoldan açıkladı. 15. İbn Firnas: Wright kardeşlerden bin sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştirdi. 16. İbn Karaka: 900 sene önce harika bir torna tezgahı yaptı. 17. İbni Türk: Cebirin temelini atan bilginlerdendir. 18. İdrisî: Yedi asır önce bugünküne çok benzeyen dünya haritası çizdi. 19. İbni Sina: Eserleri Avrupa üniversitesinde 600 sene ders kitabı olarak okutuldu. Tıbbın babasıdır. AVRUPA ya göre adı AVICENNA’dır. 20. Kadızâde Rûmi: Yaşadığı asrın en büyük matematik ve astronomi bilginidir. Fizik kurallarını astronomiye uyarladı. 21. Kambur Vesim: Verem mikrobunu R.Koch’tan 150 sene önce keşfetti. 22. İbnün Nefis: Avrupalılardan üç asır önce küçük kan dolaşımını keşfetti. 23. Piri Reis: 400 sene önce bugünküne en yakın dünya haritasını çizdi.
    0 Comments 0 Shares
  • Türkiye Turizmde Rekor Kırdı!
    Türkiye, 2024 yılında 52,6 milyon uluslararası ziyaretçi ağırlayarak bir önceki yıla göre %7 büyüme kaydetti! Bu büyük artış, turizm gelirlerini %18,3 yükselterek 61,1 milyar dolara çıkardı ve tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştırdı.
    En Popüler Destinasyonlar:
    İstanbul – 18,6 milyon ziyaretçi
    Antalya – 15,9 milyon ziyaretçi
    Edirne – 4,8 milyon ziyaretçi
    Muğla – 3,7 milyon ziyaretçi
    En Çok Ziyaretçi Gönderen Ülkeler:
    Rusya – 6,7 milyon (+%6)
    Almanya – 6,6 milyon (+%6,9)
    Birleşik Krallık – 4,4 milyon (+%16,7)
    İran – 3,2 milyon (+%30,9)
    Bulgaristan – 2,9 milyon (+%0,9)
    Türkiye, benzersiz kültürü, büyüleyici doğası ve dünya standartlarında misafirperverliğiyle turizmde yeni rekorlar kırmaya devam ediyor!
    Sıradaki Türkiye seyahatinizi planlıyor musunuz? Haydi keşfetmeye!
    #TürkiyeTurizmi #TravelToTürkiye #TurizmBüyümesi #KeşfetTürkiye #VisitTürkiye #GoTürkiye
    🌍 Türkiye Turizmde Rekor Kırdı! 🇹🇷✈️ Türkiye, 2024 yılında 52,6 milyon uluslararası ziyaretçi ağırlayarak bir önceki yıla göre %7 büyüme kaydetti! 📈💼 Bu büyük artış, turizm gelirlerini %18,3 yükselterek 61,1 milyar dolara çıkardı ve tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştırdı. 💰🚀 🏙️ En Popüler Destinasyonlar: ✅ İstanbul – 18,6 milyon ziyaretçi ✅ Antalya – 15,9 milyon ziyaretçi ✅ Edirne – 4,8 milyon ziyaretçi ✅ Muğla – 3,7 milyon ziyaretçi 🌏 En Çok Ziyaretçi Gönderen Ülkeler: 🔹 Rusya – 6,7 milyon (+%6) 🔹 Almanya – 6,6 milyon (+%6,9) 🔹 Birleşik Krallık – 4,4 milyon (+%16,7) 🔹 İran – 3,2 milyon (+%30,9) 🔹 Bulgaristan – 2,9 milyon (+%0,9) Türkiye, benzersiz kültürü, büyüleyici doğası ve dünya standartlarında misafirperverliğiyle turizmde yeni rekorlar kırmaya devam ediyor! 🏛️🏖️✨ 📢 Sıradaki Türkiye seyahatinizi planlıyor musunuz? Haydi keşfetmeye! 🌍✈️ #TürkiyeTurizmi #TravelToTürkiye #TurizmBüyümesi #KeşfetTürkiye #VisitTürkiye #GoTürkiye
    0 Comments 0 Shares
  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Türkiye

    Bu İstanbul ki Efendimizin müjdelediği fethi için 8 asır boyunca milletlerin, fatihlerin, kumandanların rüyasına giren şehirdir.

    Bu İstanbul ki Mihmandar-ı Nebevi Eyüp Sultan hazretlerinin uğrunda surları dibinde son nefesini verdiği yerdir.

    Bu İstanbul ki Osman Gazi’nin, evlatlarına “İstanbul’u aç, gülzar yap” diye vasiyette bulunduğu Kızılelma’dır.

    Bu İstanbul ki Fatih Sultan Mehmet Han’ı 21 yaşında fatih olarak dünyanın gördüğü en büyük hakanlardan biri yapmıştır.

    Bu İstanbul ki asırlar boyunca kendi vatandaşlarına yurt, mazlumlara umut, mağdurlara gönül köprüsü olan anne şehirdir.

    Bu İstanbul ki Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan Cumhuriyete âdeta gergef gibi işlenerek sanat eserine dönüştürülmüş bir hazinedir.

    Bu İstanbul ki şairlerin bir taşına dünyaları değişmediği, sadece bir semtini sevmeye ömrünün yetmeyeceğinden korktuğu şehirdir.

    Bu İstanbul ki ressamların asırlardır çizdikleri, seyyahların asırlardır gezdikleri halde her defasında yeni güzelliklerini keşfettikleri şehirdir.

    Bu kardeşinizin de doğduğu, büyüdüğü, her nefesini hamdederek içine çektiği, her karışına aşkla bağlı olduğu İstanbul, maşallah bugün bir başka güzeldi…

    Sağ ol İstanbul, var ol İstanbul, teşekkürler İstanbul! #BirlikteBaşaracağız
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Türkiye Bu İstanbul ki Efendimizin müjdelediği fethi için 8 asır boyunca milletlerin, fatihlerin, kumandanların rüyasına giren şehirdir. Bu İstanbul ki Mihmandar-ı Nebevi Eyüp Sultan hazretlerinin uğrunda surları dibinde son nefesini verdiği yerdir. Bu İstanbul ki Osman Gazi’nin, evlatlarına “İstanbul’u aç, gülzar yap” diye vasiyette bulunduğu Kızılelma’dır. Bu İstanbul ki Fatih Sultan Mehmet Han’ı 21 yaşında fatih olarak dünyanın gördüğü en büyük hakanlardan biri yapmıştır. Bu İstanbul ki asırlar boyunca kendi vatandaşlarına yurt, mazlumlara umut, mağdurlara gönül köprüsü olan anne şehirdir. Bu İstanbul ki Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan Cumhuriyete âdeta gergef gibi işlenerek sanat eserine dönüştürülmüş bir hazinedir. Bu İstanbul ki şairlerin bir taşına dünyaları değişmediği, sadece bir semtini sevmeye ömrünün yetmeyeceğinden korktuğu şehirdir. Bu İstanbul ki ressamların asırlardır çizdikleri, seyyahların asırlardır gezdikleri halde her defasında yeni güzelliklerini keşfettikleri şehirdir. Bu kardeşinizin de doğduğu, büyüdüğü, her nefesini hamdederek içine çektiği, her karışına aşkla bağlı olduğu İstanbul, maşallah bugün bir başka güzeldi… Sağ ol İstanbul, var ol İstanbul, teşekkürler İstanbul! #BirlikteBaşaracağız 🇹🇷
    0 Comments 0 Shares
  • James Webb Teleskobu Erken Evrende ‘Var Olmamaları Gereken’ Samanyolu Benzeri Binlerce Galaksi Tespit Etti :
    (Ethem Yekta Ulaş-2.Ekim.2023)

    James Webb Uzay Teleskobu erken evren döneminde var olmasına imkânsız gözüyle bakılan ve Samanyolu’na benzeyen binlerce disk galaksisi tespit etti.

    James Webb Uzay Teleskobu son derece heyecan verici bir keşfe daha imza attı. Samanyolu’na benzeyen, evrenin ilk dönemlerinde varlıkları neredeyse imkânsız gibi görünen binlerce galaksi tespit edildi.

    Gökbilimciler şimdiye kadar şiddetli galaktik birleşmelerin hakim olduğu erken evren döneminde (evrenin başlangıcından sonraki yaklaşık olarak ilk 380.000 yıl) böyle hassas galaksilerin varlığını sürdürebilmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşündürüyordu.

    Ancak James Webb Uzay Teleskobu, bu ender gökadaların erken evrende 10 kat daha yaygın olduğunu göstererek bu düşünceyi kökünden değiştirdi.

    The Astrophysical Journal’da yayımlanan araştırmaya göre 9 milyar ila 13 milyar yıl öncesine gözlerini diken gökbilimciler, tespit ettikleri 3.956 galaksiden 1.672’sinin Samanyolu’na benzer disk galaksileri olduğunu keşfettiler. Bu galaksilerin birçoğu evren sadece birkaç milyar yaşındayken dahi mevcudiyetlerini koruyorlardı.

    Çalışmanın baş yazarı olan Kanada’nın Victoria Üniversitesi’nden astronom Leonardo Ferreira şunları söyledi:

    “30 yılı aşkın bir süredir bu tür disk galaksilerinin, galaksilerin sık sık karşılaştığı yaygın şiddetli karşılaşmalar nedeniyle evrenin erken dönemlerinde nadir olduğu düşünülüyordu. James Webb’in bu kadar çok sayıda bulması bu aracın gücünün ve gökadaların yapılarının evrenin erken dönemlerinde, hatta herkesin tahmin ettiğinden çok daha önce oluştuğunun bir başka işaretidir.”

    Çoğu galaksi oluşumu teorisinde gökadaların oluşumu, evrenin yaşamının 1 ila 2 milyar yıl sonrasında başlıyordu. İlk yıldız kümesinin cüce galaksiler halinde oluştuğu ve bunların daha sonra birbirlerini yutarak şiddetli galaktik birleşmelere yol açtığı düşünülüyordu. Bu süreç sonucunda ise Samanyolu gibi büyük gökadalar meydana geliyordu.

    Ancak James Webb tarafından elde edilen veriler Samanyolu gibi disk galaksilerinin evrenin çok erken dönemlerinde, yaklaşık olarak evrenin başlangıcında oluşmaya başladığını gösteriyor.

    Bu sonuçlar yıldızların çoğunun bu tür gökadalar içinde oluştuğunu ve gökadaların evriminin son 10 milyar yıl içinde nasıl gerçekleştiği hakkındaki mevcut anlayışı tamamen değiştiriyor.

    Samanyolu Benzeri Galaksilerin Çok Daha Önceden Var Olduğu Gerçeği Dünya Dışı Yaşam İhtimalini de Artırıyor.

    Manchester Üniversitesi’nden ekstragalaktik astronomi profesörü olan çalışmanın ortak yazarı Christopher Conselice şunları söylüyor:

    “Hubble Uzay Teleskobu’nu kullandığımız sırada evren yaklaşık 6 milyar yaşına gelene kadar disk galaksilerin hiç var olmadığını düşünüyorduk. Ancak JWST sonuçları Samanyolu benzeri bu galaksilerin oluşma zamanını neredeyse evrenin başlangıcına kadar götürüyor.

    “Yani bu sonuçlar yıldızların çoğunun bu galaksiler içinde var olduğu ve oluştuğu anlamına geliyor ki bu da oluşumlarının nasıl gerçekleştiğine dair tüm anlayışımızı değiştiriyor.

    Sonuçlarımıza dayanarak ilk galaksilerin oluşumu ve son 10 milyar yıldaki evrimlerinin nasıl gerçekleştiğine dair bildiğimizi sandığımız şeylere tekrar göz atmalıyız.”

    Evrenin Büyük Patlama ile yaratılışından bir kaç yüzbin yıl sonra bu büyük Galaksilerin ortaya çıkması, Evrenin basit altyapı maddelerinden, birkaç milyar yıllık bir süreç içinde, yavaş yavaş evrimleştiğine dair teorileri geçersiz kılıyor.

    Bu keşfin bir diğer önemi de, yaşamın başlaması için uygun koşulların bulunduğu ortamların genellikle Samanyolu gibi bir disk galaksisinde oluştuğu düşüncesi. Bu tür galaksilerin tahmin edilenden çok daha erken bir tarihte var olduğu gerçeği, dünya dışı yaşam ihtimalini daha da artırıyor.

    Kaynak: Live Science
    James Webb Teleskobu Erken Evrende ‘Var Olmamaları Gereken’ Samanyolu Benzeri Binlerce Galaksi Tespit Etti : (Ethem Yekta Ulaş-2.Ekim.2023) James Webb Uzay Teleskobu erken evren döneminde var olmasına imkânsız gözüyle bakılan ve Samanyolu’na benzeyen binlerce disk galaksisi tespit etti. James Webb Uzay Teleskobu son derece heyecan verici bir keşfe daha imza attı. Samanyolu’na benzeyen, evrenin ilk dönemlerinde varlıkları neredeyse imkânsız gibi görünen binlerce galaksi tespit edildi. Gökbilimciler şimdiye kadar şiddetli galaktik birleşmelerin hakim olduğu erken evren döneminde (evrenin başlangıcından sonraki yaklaşık olarak ilk 380.000 yıl) böyle hassas galaksilerin varlığını sürdürebilmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşündürüyordu. Ancak James Webb Uzay Teleskobu, bu ender gökadaların erken evrende 10 kat daha yaygın olduğunu göstererek bu düşünceyi kökünden değiştirdi. The Astrophysical Journal’da yayımlanan araştırmaya göre 9 milyar ila 13 milyar yıl öncesine gözlerini diken gökbilimciler, tespit ettikleri 3.956 galaksiden 1.672’sinin Samanyolu’na benzer disk galaksileri olduğunu keşfettiler. Bu galaksilerin birçoğu evren sadece birkaç milyar yaşındayken dahi mevcudiyetlerini koruyorlardı. Çalışmanın baş yazarı olan Kanada’nın Victoria Üniversitesi’nden astronom Leonardo Ferreira şunları söyledi: “30 yılı aşkın bir süredir bu tür disk galaksilerinin, galaksilerin sık sık karşılaştığı yaygın şiddetli karşılaşmalar nedeniyle evrenin erken dönemlerinde nadir olduğu düşünülüyordu. James Webb’in bu kadar çok sayıda bulması bu aracın gücünün ve gökadaların yapılarının evrenin erken dönemlerinde, hatta herkesin tahmin ettiğinden çok daha önce oluştuğunun bir başka işaretidir.” Çoğu galaksi oluşumu teorisinde gökadaların oluşumu, evrenin yaşamının 1 ila 2 milyar yıl sonrasında başlıyordu. İlk yıldız kümesinin cüce galaksiler halinde oluştuğu ve bunların daha sonra birbirlerini yutarak şiddetli galaktik birleşmelere yol açtığı düşünülüyordu. Bu süreç sonucunda ise Samanyolu gibi büyük gökadalar meydana geliyordu. Ancak James Webb tarafından elde edilen veriler Samanyolu gibi disk galaksilerinin evrenin çok erken dönemlerinde, yaklaşık olarak evrenin başlangıcında oluşmaya başladığını gösteriyor. Bu sonuçlar yıldızların çoğunun bu tür gökadalar içinde oluştuğunu ve gökadaların evriminin son 10 milyar yıl içinde nasıl gerçekleştiği hakkındaki mevcut anlayışı tamamen değiştiriyor. Samanyolu Benzeri Galaksilerin Çok Daha Önceden Var Olduğu Gerçeği Dünya Dışı Yaşam İhtimalini de Artırıyor. Manchester Üniversitesi’nden ekstragalaktik astronomi profesörü olan çalışmanın ortak yazarı Christopher Conselice şunları söylüyor: “Hubble Uzay Teleskobu’nu kullandığımız sırada evren yaklaşık 6 milyar yaşına gelene kadar disk galaksilerin hiç var olmadığını düşünüyorduk. Ancak JWST sonuçları Samanyolu benzeri bu galaksilerin oluşma zamanını neredeyse evrenin başlangıcına kadar götürüyor. “Yani bu sonuçlar yıldızların çoğunun bu galaksiler içinde var olduğu ve oluştuğu anlamına geliyor ki bu da oluşumlarının nasıl gerçekleştiğine dair tüm anlayışımızı değiştiriyor. Sonuçlarımıza dayanarak ilk galaksilerin oluşumu ve son 10 milyar yıldaki evrimlerinin nasıl gerçekleştiğine dair bildiğimizi sandığımız şeylere tekrar göz atmalıyız.” Evrenin Büyük Patlama ile yaratılışından bir kaç yüzbin yıl sonra bu büyük Galaksilerin ortaya çıkması, Evrenin basit altyapı maddelerinden, birkaç milyar yıllık bir süreç içinde, yavaş yavaş evrimleştiğine dair teorileri geçersiz kılıyor. Bu keşfin bir diğer önemi de, yaşamın başlaması için uygun koşulların bulunduğu ortamların genellikle Samanyolu gibi bir disk galaksisinde oluştuğu düşüncesi. Bu tür galaksilerin tahmin edilenden çok daha erken bir tarihte var olduğu gerçeği, dünya dışı yaşam ihtimalini daha da artırıyor. Kaynak: Live Science
    0 Comments 0 Shares
  • İpek Yolu New York’tan Geçer Mi?

    Doğrusu gümrük işlemlerimi yapıncaya kadar bu kadar heyecan verici bir yolculuk olacağını düşünmemiştim. Bir öğleden sonra tarihi İpek Yolu’nun başlangıç noktasına yani, Çin‘in bugünkü adıyla Xi’an (Şian) şehrinin kapısına geldim. Elimize tutuşturulan pasaporta soğuk damgayı vurduktan sonra, Xian’dan itibaren yaklaşık 2 saat sürecek ve Bağdat’ta sona erecek tarihi ipek yolu yolculuğuma başlıyorum.

    Şi’an ile Bağdat arasında uzanan efsanevi yolda, karlı dağlar, buz gibi stepler, kavrulmuş çöl kumları, coşkun nehirler, sarp vadiler, masalsı şehirler geçiyorsunuz. Açlık, susuzluk, güneş çarpması, kum fırtınası ve hırsızlar yolda sizi bekleyen tehlikelerden birkaçı. Yalnız başına çıkılacak yol değil. Bu sebeple bir katara katılmak en iyisi. Uzun ve meşakkatli seyahatlerde hem güvenlik hem de ihtiyaçlar için oluşturulan bu katarlar için nerdeyse bütün kültürler Farsça kökenli “kervan” adını kullanıyor. İngilizcenin ünlendirdiği “caravan” da buradan geliyor.

    Tahminim siz hala nasıl olacak da binlerce kilometreyi 2 saatte katedeceğimi düşünüyorsunuzdur. Aslında hala New York’tayım. Favori müzelerimden biri olan Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nin, Ağustos ayına kadar açık kalacak muhteşem ‘İpek Yolu (Silk Road)’ sergisindeyim. Müzede özel bir alanda hazırlanmış sergide İpek Yolu güzergahının 4 önemli şehri arasında gerçekte 200 metre ancak hayal dünyasında aylarca süren heyecan verici bir yolculuğa çıkıyorsunuz. İpek Yolunun önemini yüzeysel bir tarih bilgisi olarak biliyordum ama sanırım ilk defa bu düzeyde fark ettim. Daha önemli bir işiniz yoksa, sizi 1000 yıl öncesinin Xian’ından Bağdat’a uzanacak bu yolculuğun kervanına katılmaya davet ediyorum.

    Uçsuz bucaksız Gobi Çölünün güneylerinde bir yer başlangıç noktamız. Asya’nın en büyük çölü olan Gobi, Orhun Anıtlarına da ev sahipliği yapar. Moğolca “gobi” çöl demekmiş. Daha 900’lü yıllarda nüfusu 1 milyonu geçen Şi’an’a hoşgeldiniz. “Xi’an” Çince’de “batıdaki barış diyarı” gibi bir anlama geliyor. İpek Yolu çağında ise bu şehrin adı Chang’an‘dı. Yani “ebedi barışın yeri”. 10’ncu yüzyılda dünyada dört metropol vardı; Roma, Kahire, Aden ve Şi’an. Fakat hiçbiri Şi’an kadar büyük Şi’an kadar kozmopolit değildi… Tang Hanedanlığının başkentiydi. Şehrin en geniş sokağı Heng sokağıydı. Bugünkü ölçülere vurursak 120 şeritli otoyol genişliğindeydi bu cadde. Geniş caddeler, antik ahşap şehirlerin en büyük düşmanı olan yangına karşı bir önlemdi.

    İmparatorluk binaları, tapınaklar, pazarlar yan yana dizili. Nüfusun büyük bölümü Çinli değil, “uzaklar”dan gelmiş insanlar. Yabancı tüccarlar, elçiler, bilginler, müzisyenler, dünyanın o tarihteki en kozmopolit şehrinin sokaklarını yeni inançlar, yeni fikirler, yeni müzikler, yeni mallarla dolduruyordu. Peki bu insanlar bu şehre nereden geliyordu? Elbette, İpek Yolundan…

    İpek Yolu, özellikle de en parlak dönemi olan 700’lü yıllardan 13’ncü yüzyıla kadar dünyaya şekil vermiş muazzam bir kültür ve ticaret ağı. Sadece develerin ve tüccarların değil, yeni fikirlerin, icatların, dinlerin de seyahat ettiği bir yoldu. Biz de aşağı yukarı bu döneme karşılık gelen bir dönemde kat edeceğiz İepk Yolunu.

    Yolculuğumuz ne kadar sürecek?

    Şi’an, Turfan, Semerkant ve son durak Bağdat. Bir baştan bir başa tam 7 bin 400 kilometre.

    Tahmini yolculuk süremiz ne kadar?

    En az 6 ay.

    Peki hava durumu..?

    Gündüzleri artı 50 dereceyi bulduğu da olacak, geceleri eksi 40 dereceye düştüğü de… Güzergahın büyük bölümünde en büyük düşman güneş. Bu nedenle de bir kervan geleneği olarak çoğunlukla gündüz uyuyup gece yol gideceğiz.

    Nerelerde konaklayacağız?

    Bölgeye göre değişir. Budist tapınaklarında, askeri kalelerde ya da İpek Yolu ile hayatımıza girmiş muhteşem dinlenme tesislerinde, yani kervansaraylarda…

    Alışverişimizi ne ile yapacağız?

    Çoğunlukla bir top ipek. En değerli ve geçerli para bu. Güzergahımızın adı zaten bu nedenle İpek Yolu. Bakır ve gümüş para da çoğu yerde geçiyor. Çin içinde bazı yerlerde kağıt para da geçerli. Tüccarlar bu özel basılmış kağıtları da kabul ediyor.

    Yolda, ilim peşindeki bilginler, mal peşindeki tüccarlar, macera peşinde seyyahlar, düşman peşinde askerler, Leyla peşinde Mecnunlar, kutsal menziller peşindeki hacılar zaman zaman kervanımıza katılacak. Onlar hedeflerine ulaştıkları duraklarda kervandan ayrılacak. Bizim için istikamet Bağdat.

    Biliyorum yolcu yolunda gerek ama yola çıkmadan önce heybemize birkaç bilgi daha yükleyelim.

    Efsaneye göre Şi Ling ya da Leizu adında bir Çin prensesi sarayının bahçesindeki dut ağacının gölgesinde çayını yudumlarken aniden yumurtaya benzeyen beyaz bir topak düşer. Biz buna “koza” diyoruz. Anglosaksonlar “cocoon” diyor. Koza aslında, Sanskritçe, sarıp sarmalama, içine almak demek olan “kuś” kelimesinden geliyor. Biz Farsçadaki “goza” söylenişinden almışız.

    Prenses, bu kozayı sıcak suyun içinden çıkarmaya çalışırken ip ip ayrıştığnı görür. Hasar görmemiş bir kozadan çıkan ipek ipi, 914 metre uzayabilir. Prenses henüz bunu bilmiyordu tabii ki… Ama kafasında bu ipleri dokumada kullanma fikri doğdu ve ipeğin tarihi başladı. Anglosaksonlar eski Yunancadaki “seric” kelimesinden gelmesi olası “silk” sözcüğünü kullanıyor. Biz ise, ip sözcüğünden gelmesi olası “ipek” kelimesini…

    Efsaneye geri döneyim… Neden dut ağacı? İpek böceğinin kebabıdır dut yaprağı. Müze, yolumuzun bu kısmında güzergahımıza canlı ipek böceklerini koymuş. O nefis ipekleri bu tırtılların yaptığına inanmak çok zor. Ama işte görünüşe aldanmayacaksın. Bu nedenle bu böcekler çok değerli. Yaklaşık yarım kilo ipek elde etmek için en az 2500 ipek böceğine ihtiyaç var. Emeklilik yok, sigorta yok, tazminat yok. Tek istedikleri dut yaprağı.

    O muhteşem güzellikleri üreten bu hayvancıkların aslında kör olduğunu öğrenmek ise sarsıcı. Kelebeğe dönüştüklerinde bile uçamıyorlar ve kendi örecekleri hapishanelerinde yani kozalarında yaşayıp ölüyorlar. Dişi bir koza kelebeği 500 yumurta bıraktıktan sonra ölüyor. 10 – 12 gün sonra tırtıllar yumurtadan çıkıyor. Dut yaprağıyla beslenen bu minik canlılar bir ayda 10 bin kat büyüyorlar. Sonra olgun tırtıl kendi etrafında kozasını örmeye başlıyor. Kozanın içinde tırtıl pupaya dönüşüyor ve kozadan çıkıyor. Çıkınca uçmaz bir kelebeğe dönüşüyor ve yumurtalarını bıraktıktan sonra ömrünü tamamlıyor. Döngü yeniden başlıyor.

    Çin, keşfettiği işte bu muhteşem döngüyü yüzlerce yıl bir sır olarak kendine saklamayı başardı. Bu sırrı yabancılara verenler öldürüldü. Çin bu ipek sayesinde bir dönemin lüks ve ticaret merkezine dönüştü, zenginliğine zenginlik kattı. İpeğin ilk bulunuşundan İpek Yolunda ticaretin başlamasına kadar yaklaşık 1000 yıl ipek piyasası Çin’in elinde kaldı. Bu dönemin uzunca bir döneminde ise ipek hanedanlık mensupları için dokundu. Ama iki kişinin bildiği sır değildir. Bu sır da nihayet dünyaya yayıldı. İpek bugün sadece dokumada değil, paraşüt yapımından yarış bisikleti tekerleği üretimine kadar birçok alanda kullanılıyor. Bazı cerrahlar bile artık ameliyatları ipek iple dikiyor. Ama tabii ki ipeği efsane haline getiren dokuma ve tekstildeki kullanımı oldu. Yazın serin, kışın sıcak tutan bu yumuşak kumaş adeta sihirli bir masal elbisesi gibi görülüyordu.

    Şian’dan çıktım yola yüküm ipektir…

    İşte Eski Dünyanın her köşesinden insanları Çin’e Xi’an’a çeken bu ipekti. Şi’an’dan çıkan kervanların en önemli yükü de ipekti. Elbette bu yolda, kıymetli taşlardan baharata, sebze meyveye kadar her türlü mal taşınıyordu ama ipeğin bu devasa ticaret yolundaki en muteber tedavül aracı olması nedeniyle bu yol, bugün İpek Yolu olarak anılıyor. İpek taşımak, metal paradan daha kolaydı. Hatta Çin hanedanlıklarından bazıları çalışanların maaşını ipek olarak ödüyordu.

    Çin’in özellikle de batı kesimleri kozmopolit bir coğrafyaya dönüştü. O tarihte Çin, inançlar açısından dünyanın en çoğulcu coğrafyasıydı. Mani dini müntesiplerinden Zerdüştilere, Taoistlerden, Konfüçyus takipçilerine, Nasturi Hıristiyanlardan Yahudilere kadar birçok dinden insanlar… Fakat İpek Yolunda çoğunluğu her zaman Budistler ve Müslümanlar oluşturdu.

    Çölün saygın efendileri, develer

    Şi’an’dan yola çıktıktan 2 bin 500 kilometre sonra İpek Yolu’nun ikinci önemli noktasına Turfan‘a ulaşacağız. Ama önce Şincan ile Pamir Dağları arasındaki Taklamakan Çölünün zor koşullarını aşmamız lazım.

    Çölde en güvenilir yoldaş devedir. Develer, sadece İpek Yolunun değil, insan uygarlığının destanı yazılmamış gizli kahramanlarıdır. Bir deve 140 kilograma kadar yük çekebiliyor. Ne at çeker bunu, ne eşek, ne de insan gücü… Yüklü bir deve hiç su içmeden 15 gün gün yol gidebiliyor. Ama yaygın yanılgının aksine develerin hörgücü su deposu değil, yağ deposu. Enerjisini oradan alıyor. Uzun kirpikleri gözlerini kum fırtınalarından ve güneşten koruyor. Ağzını kapatır gibi istediği zaman kapatabildiği burun delikleri de kum ve toz fırtınalarından etkilenmemesini sağlıyor. Kalın ve sert dudaklarıyla çölllerdeki en dikenli bitkileri bile yiyebiliyor. Yünlü derisi onu Orta Asya’nın eksi 30 derecelere kadar düşen soğuğundan koruyor. Keçeli geniş ayakları, çöl kumunda batmadan yürümesini, kayalık enegebeli yollarda dengesini kaybetmemesine yardım ediyor. İki hörgüçlü develer genelde İpek Yolunun doğusunda çalışıyordu. Çünkü soğuğa dayanaklıydılar. Tek hörgüçlü Arap develer ise batı yollarındaki kervanların tercihiydi.

    Turfan’da meyve sebze pazarı

    Taklamakan Çölüne yeterli erzakla girmek lazım. Çünkü bir sonraki erzak noktasına ulaşmak en az 10 gün. İşte karşıdan Turfan vahası gözüküyor. Doğu Türkistan’ın kuzey batı ucundayız. Bir yanımız Taklamakan Çölü bir yanımız Yanan Dağlar. Bu kırmızı tepeler güneşte aldıkları renkten dolayı böyle adlandırılıyor. Şehrin girişinde daha pasaportuma soğuk damgayı vurarken, ortama verilen pazar efektleri için müze küratörlerine bir selam daha yolluyorum. Müzenin sergiye kurduğu enfes ses düzeninde deve böğürtüleri, at kişnemeleri, koyun melemeleri, mallarını satan tüccarların bağırışları eşliğinde Turfan’ın ünlü pazarlarından birine giriyoruz.

    Turfan bir vaha. Çölün ortasında bu kadar sebze ve meyveyi nerden buluyorlar, hangi suyla yetiştiriyorlar? Burada bir başka Orta Asya efsanesi, “kehriz” sulama sistemi ile tanışıyoruz. Türkiye’nin Van gibi kentlerinde de yakın zaman öncesine kadar bu yer altı su sistemi aktifti. Bugün bile Asyanın birçok yerinde hala kullanılan kehriz sistemi ile dağlardan gelen yer altı suları, yer altında inşa edilen bir kuyular şebekesi ile hem içme suyu temininde hem de tarımda kullanılabilir hale geliyor. Birleşmiş Milletler, Azerbaycan’ın antik kehriz sistemini, dünyanın kuraklık yaşanan yerlerinde susuzluk problemini çözmede kullanmayı gündemine almış durumda…

    Bu kehrizler çorak arazileri bile cennete çeviriyordu. Bugün bile Turfan’da hala 1000 civarında kehriz sistemi aktif durumda. Turfan’a yılda 300 milyon metreküp su taşıyor bu kehrizler. Yani, 100 bin olimpik yüzme havuzunu dolduracak kadar çok su. Günümüz dünyasında en çok kehriz İran’da var. Tam 50 bin ayrı kehriz ağına sahip İran.

    Turfan ne kadar vaha olsa da çöl sıcakları var. Bu nedenle de alışveriş pazarları gündüzleri kapalı. Akşam saatlerinde açılıyor. Kervanlar, burada ipek, kumaş ve mücevheratın yanına başka malllar yükleyecek.

    En başta deri ve kürk. Orta Asyalı avcılar kuzey steplerinde avladıkları tilki ve tavşanların kürklerini, beyaz as kürklerini satıyor. İpek Yolu ağına kürk büyük ölçüde Turfan’dan dahil oluyor. İran yönünden gelen kervanlar geyik ve ceylan derileri getiriyor. Bunlar özellikle bot yapımında çok makbul aranan deriler. Leopar derisi çok değerli. Çinli tüccarların peşinde olduğu daha özel bir mal daha var; vahşi hayvan kuyrukları. Çinli askerler, soylular bu kuyrukları şeref ve onur sembolü olarak takıyor. Leopar kuyruğu ise sembolik ve madddi değeri en yüksek olanı.

    Bu pazarlarda değerli taşlar da alınıp satılıyor. Yeşil akik taşı, sarı kehribar taşı, mor yakut taşı, cam göbeği yeşili beril(akuamarin), altın, yeşim taşı (jade), lacivert lapis taşı, kırmızı yakut, zümrüt, mavi safir taşı, inci, rengarenk spineller, sabuntaşı, topaz, turkuvaz, fildişi ve envai taş pazarlarda el değiştiriyordu. Lacivert lapis taşı şifa olarak da kullanılıyordu ki Afganistan ve güneydoğu Tacikistan bugün bile bu taşın dünyadaki en büyük kaynağı.

    Bunların yanı sıra yiyecek alıp satıyordu kervanlar Turfan pazarında. Meyve ve sebzeler dağlardan getirilen buz ve karla dolu özel sepetlerle uzak diyarlara gönderiliyordu. İran ve Ortadoğu’dan çerezler, Anadolu’dan incir, vahalardan meyveler, Orta Asya’dan sebzeler geliyordu. Herkes kendi coğrafyasından olanı satıyor, olmayanı alıyordu. Tuz, baharat, şeker, hardal Hindistan ve İran’dan Çin’e doğru gidiyordu. Çinden gelen şifalar, parfümler, koruyucular ve kozmetik Batıya gidiyordu. Ve elbette ki afrodizyak. Alanı da satanı da bugünkü kadar çoktu. Yeter ki bir yiyecek hakkında “kuvvet verir” dedikodusu yayılmaya görsün…

    Ve kokular…Ah güzelim kokular… Müzeye bir selam daha yolluyorum. Küplere konmuş İpek Yolu kokularını, küplerin kapaklarını açıp teker teker kokluyorum. Günümüzde önyargı kurbanı olan gül yağı. Küpün ağzını aralamamla çarpılmam bir oluyor. Benimle aynı kervanda olan herkesin de favorisi gül yağı oluyor. Dönüp dönüp kokluyor herkes… Misk küpü, çölde ıssız yıldızlı bir gecenin arzu aşılayan kokusu. Tütsüler, yasemin yağı, saussurea kökü, yalancı tesbih ağacı kökü ve daha nicesi…

    Tabii ki ilaçlar şifalar… Aspirin yok, vermidon yok. Ama Seylan tarçını var. Başağrısına iyi gelir derler. Isırgan otu, acı tere otu, epsom tuzu (magnezyum sülfat), zencefil kökü, alçı taşı, safran, insan saçı, sülfür, zerdeçal, ışgın (rebez), yosun, gergedan boynuzu, muskat… Hani cimrilerin başkasına bunu bile koklatmadığı berbat kokulu arsenik yani zırnık ve daha nice şifalı madde… Ama özellikle ikisini heybemize katalım. Biri ‘ginseng’. Enerji veren, güç kuvvet veren, stresi azaltan bu Çin bitkisi bugün pile popülaritesinden pek birşey yitirmemiş. İpek Yolu ehlinin en çok rağbet ettiği diğer şifa ise, geviş getiren hayvanların midesinde oluşan bezoar taşıydı.

    Bu İpek Yolu insanları bizim gibi sabit menüye koşullandırılmış tüketim insanları değildi. Aroma listeleri bile çeşitliliğiyle başdöndürür. Aselbent sakızı, kartal ağacı, Mekke pelesenk ağacı, mürrisafi sakızı (laden reçinesi), kafur ruhu, balzamik onika, sandalağacı ve daha sayması zor onlarca çeşit aroma da tezgahlarda el değiştiriyordu.

    Ve elbette tekstil. İpeğin yanı sıra en revaçta olan yündü. Bugünkü gibi sadece koyun yünü değil, deve ve yak yünü de bolca bulunurdu. Turfan’da kervanların yükleri arasına keten ve kenevir kumaşlar da dahil oluyordu.

    Turfan’ın bu müthiş pazarından yüklerimizi alıp, bir sonraki ana durağa Semerkant‘a doğru yola çıkıyoruz. Daha Bağdat’a kadar gidecek 4 bin 900 kilometre yol var. Semerkant yolunda Pamir Dağlarını, Fergana Vadisini geçeceğiz. Yolda Hindikuş Dağları da var Himalayalar da… Amuderya (Ceyhun) nehri de var, Siri Derya (Seyhun) nehri de…

    İpek Yolu’nun en iyi ipek sırmalarını mı arıyorsunuz? Samur paltoya mı ihtiyacınız var? Bir paket misk belki de… Ya da bir rulo krem rengi kaliteli kağıt? Sizin durağınız burası, Semerkant’a hoşgeldiniz. Özbekler ama daha çok da bugünkü Taciklerin ataları olan Soğd halkı, hiç kimsenin olmadığı kadar İpek Yolunun efendisiydi. Kervansaraylar, deve sürücüleri, klavuzlar hep Soğd’lardandı. Ve Semerkant onların ülkesinin tam kalbinde yer alıyordu. İpek Yolu vesilesiyle Soğd ahalisi, doğuya Çin’in içlerine kadar girdi. Birçok Çin şehrine yerleştiler.

    Semerkant öylesine muazzam bir ticaret ve kervan kavşağıydı ki yüzlerce kilometreden itibaren çevresi adeta kervansaray deryasıydı. Ünlü seyyah İbn-i Havkal, “Semerkant etrafında yolcuların her ihtiyacını giderebildiği kervansaraylardan bulunmayan tek bir kasaba, köy, vadi ya da çöl yoktu. Sadece Semerkant çevresinde 2000 kervansaray olduğunu duydum” diye anlatıyor o günleri. Kervansaraylar büyüleyici müesseseler… Hafızamı yokluyorum ama aklıma tek bir kervansaray filmi veya romanı bile gelmiyor, hayıflanıyorum…

    Semerkant’ın öyküsü kağıdın materyal olmaktan çıkıp uygarlık destanına dönüşmesinin öyküsüdür. MÖ 50 yılında Çinliler ilk kağıdı icat ettiler. Ancak kağıdın yazı için kullanılması MS 100 yılında oldu. MS 300 yılında ise kağıt yapma sanatı Semerkant’a ulaştı. Dünyanın ilk kağıt fabrikası ise 795 yılında Bağdat’ta kuruldu.

    Bugün kağıtsız yaşayabileceğimizi iddia edebiliyoruz ama İpek Yolunda taşınan onca mal içinde hiçbiri kağıt kadar kudretli değildi. Efsaneye göre 751 yılında Talas Savaşında Müslümanlar Çinlileri yenince kağıdın sırrını da ele geçirdi. Çinli kağıt ustaları Semerkant’a götürüldü ve Semerkant dünyanın en iyi kağıtlarının üretildiği merkez oldu. Kağıt günümüzde ağaç hamurundan elde ediliyor fakat o dönemlerde pamuk ve keten hamurundan da yapılıyordu. Kağıdın İslam Dünyasına girmesiyle bilim ve edebiyatın yaygınlaşmasında patlama meydana geldi. Bilgi akışı, o zaman ölçülerine göre inanılmaz bir hıza ulaştı. Bağdat’ta yaşayan bir bilginin, Endülüs’te basılan kitap eline birkaç ay sonra ulaştı diye “zamanımızda ilim geriledi” diye sitem ettiğini öğreniyoruz.

    Müslümanlar, süslü kağıtlar yaptılar. Kağıda iyi yazmak için onu pirinç nişastası ile kaplıyor, sonra yumuşak bir taşla zımparalıyor, sonra çeşitli renklerde boyuyorlardı. İpek Yolunun altın çağında Semerkant, eğitim kurumlarıyla, bilginleriyle, sanatçılarıyla, ustalarıyla, tüccarlarıyla dünyanın kültür başkentlerinden biri olmuştu.

    İpek Yolu kervanlarının Semerkant’tan sonraki ana hedefi Bağdat. Ne ki önce Karakum Çölü bilahare Zağros Dağları gibi iki çetin engeli de geçmek lazım. Barışın ülkesi Bağdat. İpek Yolunun altın çağı başlarken, 762 yılında Abbasi Halifesi Mansur tarafından Dicle Nehrinin kenarına kuruldu. Abbasiler başkenti Şam’dan bu yeni şehre taşıdılar. Kısa sürede Müslüman dünyasının kalbi haline geldi. Adı bir rivayete göre Farsça “bağ – dad (panayır bahçesi)”dan geliyor. Bir rivayete göre ise, yine Farsça “Be huda da (Allah verdi)” ifadesinden.

    İpek yolunun 3 sembol ürünü var. İpek ve kağıdı andık. İkisi de çoğunlukla doğudan batıya geliyordu. Üçüncüsü yani ”cam” ise Bağdat’tan doğuya doğru yola çıkıyordu. Camın tarihi Ortadoğuda başladı. Kum, kireç ve soda külünün karışımı 1370 derece sıcaklığa ulaştığında cama dönüşüyordu. Cam, İpek Yolu aracılığıyla Çin’e ulaştığında Çinliler uzun süre cama, “en pahalı mücevher” muamelesi yapmış. Tabi Çinliler, camın doğal bir madeni ürün değil de “üretilen” bir mamul olduğunu farkedinceye kadar tüccarlar iyi para kazanmış.

    Hindistan’dan yola çıkan sayı sistemleri, Bağdat’ta modern matematiğin bugünkü sayı sistemine dönüştü. Sıfır, matematiğe dahil oldu. Harun Reşid’in Bağdat’ta kurduğu “Dar-ul Hikme“, başta Antik Yunan klasikleri olmak üzere muazzam bir tercüme faaliyetine girişti. Tam bir icatlar çağı başladı. Müslüman bilginler, su servis edeninden zamanı gösterenine kadar sayısız makine icat ediyordu. El Ceziri 800’lü yıllarda su saatini icat etti. Bunun yanı sıra 50 ayrı makinenin de mucididir. İbn-i Heysem’den, özellikle tıpta çığırlar açan İbn-i Sina’ya, Ömer Hayyam’dan, El Kindi’ye, Abdurrahman El Sufi’den Harizmi’ye, burda sayması zor nice bilgin ve edebiyatçı İpek Yolunun çocuğudur.

    New York müzesindeki sergide Bağdat şehri bölümüne girdiğimde karşıma çıkan bilimsel şölen, bugünkü Bağdat’ı düşününce dokunaklı geliyor. Sergide en hayran kaldığım şeylerden biri olan ve bir Bağdat icadı olan ‘usturlab’ın(astrolobe) başına oturuyorum. Penceremsi bir derinliğin içine Bağdat’tan görünen uzayın derinliklerini temsil eden yıldızlar var. Yıldızlar karanlığın içinde ışıl ışıl yanıyor. Aleti kullanarak gördüğüm yıldızların uzaklığını ya da zamanı ölçmeye çalışıyorum ama başaramıyorum. Ta Şian’dan geliyorum, yol yorgunluğu olsa gerek. Bağdat’tan görünen uzayı biraz seyrettikten sonra kalkıp sağa dönünce duvarı boydan boya kaplayacak şekilde İngilizcesi yazılmış bir Hadis görüyorum; “İlim için yola çıkana, Allah da cennetin yolunu gösterir“.

    M.S. 8’nci yüzyıldaki bu yolculuktan istemeye istemeye günümüze dönüyorum. Kervanla ziyaret ettiğim yerlerin bugününü merak ediyorum. Bugün Çin’in uzay programına da ev sahipliği yapan Şian, 8 milyonluk bir şehir. Nüfusu günümüzde 250 bin civarında olan Turfan, ücra ve bir Doğu Türkistan şehri. Nüfusun yarısını hala Uygur Türkleri oluşturuyor. 600 bin nüfuslu Semerkant, dünyadan o kadar izole bir şehir ki ne siz sorun ne ben anlatayım.

    Ya Bağdat?

    1258 yılında Moğolların yerle bir ettiği bu uygarlık beşiği, 750 yıl sonra önce bir diktatörün, sonra petrol ve silah endüstrisinin ve günümüzde kapkara bir barbarlığın tehdidi altında üst üste yıkımlar yaşıyor.

    Müze içinde yaklaşık yaklaşık 200 metreyi bulan İpek Yolunda dolandığım iki saat boyunca seslerini dinlediğim, tüccarlar, bilginler, aşıklar, hacılar, müzisyenler, hatta keçiler, koyunlar, develer artık yok. Anılmayı hakedecek hayatlar yaşamışlar ve göçüp gitmişler… Sergiyi hazırlayanlar bu gerçeği de Ömer Hayyam‘ın bir dörtlüğünün İngilizcesini çıkış kapısına yazarak bizi uğurluyor;

    Bu dünya bir kervansaray
    Bir giriş bir de çıkış kapısı olan…
    Her gün bir yeni kervan gelir bu saraya,
    Bir diğeri giderken…

    CEMAL TUNÇDEMİR
    İpek Yolu New York’tan Geçer Mi? Doğrusu gümrük işlemlerimi yapıncaya kadar bu kadar heyecan verici bir yolculuk olacağını düşünmemiştim. Bir öğleden sonra tarihi İpek Yolu’nun başlangıç noktasına yani, Çin‘in bugünkü adıyla Xi’an (Şian) şehrinin kapısına geldim. Elimize tutuşturulan pasaporta soğuk damgayı vurduktan sonra, Xian’dan itibaren yaklaşık 2 saat sürecek ve Bağdat’ta sona erecek tarihi ipek yolu yolculuğuma başlıyorum. Şi’an ile Bağdat arasında uzanan efsanevi yolda, karlı dağlar, buz gibi stepler, kavrulmuş çöl kumları, coşkun nehirler, sarp vadiler, masalsı şehirler geçiyorsunuz. Açlık, susuzluk, güneş çarpması, kum fırtınası ve hırsızlar yolda sizi bekleyen tehlikelerden birkaçı. Yalnız başına çıkılacak yol değil. Bu sebeple bir katara katılmak en iyisi. Uzun ve meşakkatli seyahatlerde hem güvenlik hem de ihtiyaçlar için oluşturulan bu katarlar için nerdeyse bütün kültürler Farsça kökenli “kervan” adını kullanıyor. İngilizcenin ünlendirdiği “caravan” da buradan geliyor. Tahminim siz hala nasıl olacak da binlerce kilometreyi 2 saatte katedeceğimi düşünüyorsunuzdur. Aslında hala New York’tayım. Favori müzelerimden biri olan Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nin, Ağustos ayına kadar açık kalacak muhteşem ‘İpek Yolu (Silk Road)’ sergisindeyim. Müzede özel bir alanda hazırlanmış sergide İpek Yolu güzergahının 4 önemli şehri arasında gerçekte 200 metre ancak hayal dünyasında aylarca süren heyecan verici bir yolculuğa çıkıyorsunuz. İpek Yolunun önemini yüzeysel bir tarih bilgisi olarak biliyordum ama sanırım ilk defa bu düzeyde fark ettim. Daha önemli bir işiniz yoksa, sizi 1000 yıl öncesinin Xian’ından Bağdat’a uzanacak bu yolculuğun kervanına katılmaya davet ediyorum. Uçsuz bucaksız Gobi Çölünün güneylerinde bir yer başlangıç noktamız. Asya’nın en büyük çölü olan Gobi, Orhun Anıtlarına da ev sahipliği yapar. Moğolca “gobi” çöl demekmiş. Daha 900’lü yıllarda nüfusu 1 milyonu geçen Şi’an’a hoşgeldiniz. “Xi’an” Çince’de “batıdaki barış diyarı” gibi bir anlama geliyor. İpek Yolu çağında ise bu şehrin adı Chang’an‘dı. Yani “ebedi barışın yeri”. 10’ncu yüzyılda dünyada dört metropol vardı; Roma, Kahire, Aden ve Şi’an. Fakat hiçbiri Şi’an kadar büyük Şi’an kadar kozmopolit değildi… Tang Hanedanlığının başkentiydi. Şehrin en geniş sokağı Heng sokağıydı. Bugünkü ölçülere vurursak 120 şeritli otoyol genişliğindeydi bu cadde. Geniş caddeler, antik ahşap şehirlerin en büyük düşmanı olan yangına karşı bir önlemdi. İmparatorluk binaları, tapınaklar, pazarlar yan yana dizili. Nüfusun büyük bölümü Çinli değil, “uzaklar”dan gelmiş insanlar. Yabancı tüccarlar, elçiler, bilginler, müzisyenler, dünyanın o tarihteki en kozmopolit şehrinin sokaklarını yeni inançlar, yeni fikirler, yeni müzikler, yeni mallarla dolduruyordu. Peki bu insanlar bu şehre nereden geliyordu? Elbette, İpek Yolundan… İpek Yolu, özellikle de en parlak dönemi olan 700’lü yıllardan 13’ncü yüzyıla kadar dünyaya şekil vermiş muazzam bir kültür ve ticaret ağı. Sadece develerin ve tüccarların değil, yeni fikirlerin, icatların, dinlerin de seyahat ettiği bir yoldu. Biz de aşağı yukarı bu döneme karşılık gelen bir dönemde kat edeceğiz İepk Yolunu. Yolculuğumuz ne kadar sürecek? Şi’an, Turfan, Semerkant ve son durak Bağdat. Bir baştan bir başa tam 7 bin 400 kilometre. Tahmini yolculuk süremiz ne kadar? En az 6 ay. Peki hava durumu..? Gündüzleri artı 50 dereceyi bulduğu da olacak, geceleri eksi 40 dereceye düştüğü de… Güzergahın büyük bölümünde en büyük düşman güneş. Bu nedenle de bir kervan geleneği olarak çoğunlukla gündüz uyuyup gece yol gideceğiz. Nerelerde konaklayacağız? Bölgeye göre değişir. Budist tapınaklarında, askeri kalelerde ya da İpek Yolu ile hayatımıza girmiş muhteşem dinlenme tesislerinde, yani kervansaraylarda… Alışverişimizi ne ile yapacağız? Çoğunlukla bir top ipek. En değerli ve geçerli para bu. Güzergahımızın adı zaten bu nedenle İpek Yolu. Bakır ve gümüş para da çoğu yerde geçiyor. Çin içinde bazı yerlerde kağıt para da geçerli. Tüccarlar bu özel basılmış kağıtları da kabul ediyor. Yolda, ilim peşindeki bilginler, mal peşindeki tüccarlar, macera peşinde seyyahlar, düşman peşinde askerler, Leyla peşinde Mecnunlar, kutsal menziller peşindeki hacılar zaman zaman kervanımıza katılacak. Onlar hedeflerine ulaştıkları duraklarda kervandan ayrılacak. Bizim için istikamet Bağdat. Biliyorum yolcu yolunda gerek ama yola çıkmadan önce heybemize birkaç bilgi daha yükleyelim. Efsaneye göre Şi Ling ya da Leizu adında bir Çin prensesi sarayının bahçesindeki dut ağacının gölgesinde çayını yudumlarken aniden yumurtaya benzeyen beyaz bir topak düşer. Biz buna “koza” diyoruz. Anglosaksonlar “cocoon” diyor. Koza aslında, Sanskritçe, sarıp sarmalama, içine almak demek olan “kuś” kelimesinden geliyor. Biz Farsçadaki “goza” söylenişinden almışız. Prenses, bu kozayı sıcak suyun içinden çıkarmaya çalışırken ip ip ayrıştığnı görür. Hasar görmemiş bir kozadan çıkan ipek ipi, 914 metre uzayabilir. Prenses henüz bunu bilmiyordu tabii ki… Ama kafasında bu ipleri dokumada kullanma fikri doğdu ve ipeğin tarihi başladı. Anglosaksonlar eski Yunancadaki “seric” kelimesinden gelmesi olası “silk” sözcüğünü kullanıyor. Biz ise, ip sözcüğünden gelmesi olası “ipek” kelimesini… Efsaneye geri döneyim… Neden dut ağacı? İpek böceğinin kebabıdır dut yaprağı. Müze, yolumuzun bu kısmında güzergahımıza canlı ipek böceklerini koymuş. O nefis ipekleri bu tırtılların yaptığına inanmak çok zor. Ama işte görünüşe aldanmayacaksın. Bu nedenle bu böcekler çok değerli. Yaklaşık yarım kilo ipek elde etmek için en az 2500 ipek böceğine ihtiyaç var. Emeklilik yok, sigorta yok, tazminat yok. Tek istedikleri dut yaprağı. O muhteşem güzellikleri üreten bu hayvancıkların aslında kör olduğunu öğrenmek ise sarsıcı. Kelebeğe dönüştüklerinde bile uçamıyorlar ve kendi örecekleri hapishanelerinde yani kozalarında yaşayıp ölüyorlar. Dişi bir koza kelebeği 500 yumurta bıraktıktan sonra ölüyor. 10 – 12 gün sonra tırtıllar yumurtadan çıkıyor. Dut yaprağıyla beslenen bu minik canlılar bir ayda 10 bin kat büyüyorlar. Sonra olgun tırtıl kendi etrafında kozasını örmeye başlıyor. Kozanın içinde tırtıl pupaya dönüşüyor ve kozadan çıkıyor. Çıkınca uçmaz bir kelebeğe dönüşüyor ve yumurtalarını bıraktıktan sonra ömrünü tamamlıyor. Döngü yeniden başlıyor. Çin, keşfettiği işte bu muhteşem döngüyü yüzlerce yıl bir sır olarak kendine saklamayı başardı. Bu sırrı yabancılara verenler öldürüldü. Çin bu ipek sayesinde bir dönemin lüks ve ticaret merkezine dönüştü, zenginliğine zenginlik kattı. İpeğin ilk bulunuşundan İpek Yolunda ticaretin başlamasına kadar yaklaşık 1000 yıl ipek piyasası Çin’in elinde kaldı. Bu dönemin uzunca bir döneminde ise ipek hanedanlık mensupları için dokundu. Ama iki kişinin bildiği sır değildir. Bu sır da nihayet dünyaya yayıldı. İpek bugün sadece dokumada değil, paraşüt yapımından yarış bisikleti tekerleği üretimine kadar birçok alanda kullanılıyor. Bazı cerrahlar bile artık ameliyatları ipek iple dikiyor. Ama tabii ki ipeği efsane haline getiren dokuma ve tekstildeki kullanımı oldu. Yazın serin, kışın sıcak tutan bu yumuşak kumaş adeta sihirli bir masal elbisesi gibi görülüyordu. Şian’dan çıktım yola yüküm ipektir… İşte Eski Dünyanın her köşesinden insanları Çin’e Xi’an’a çeken bu ipekti. Şi’an’dan çıkan kervanların en önemli yükü de ipekti. Elbette bu yolda, kıymetli taşlardan baharata, sebze meyveye kadar her türlü mal taşınıyordu ama ipeğin bu devasa ticaret yolundaki en muteber tedavül aracı olması nedeniyle bu yol, bugün İpek Yolu olarak anılıyor. İpek taşımak, metal paradan daha kolaydı. Hatta Çin hanedanlıklarından bazıları çalışanların maaşını ipek olarak ödüyordu. Çin’in özellikle de batı kesimleri kozmopolit bir coğrafyaya dönüştü. O tarihte Çin, inançlar açısından dünyanın en çoğulcu coğrafyasıydı. Mani dini müntesiplerinden Zerdüştilere, Taoistlerden, Konfüçyus takipçilerine, Nasturi Hıristiyanlardan Yahudilere kadar birçok dinden insanlar… Fakat İpek Yolunda çoğunluğu her zaman Budistler ve Müslümanlar oluşturdu. Çölün saygın efendileri, develer Şi’an’dan yola çıktıktan 2 bin 500 kilometre sonra İpek Yolu’nun ikinci önemli noktasına Turfan‘a ulaşacağız. Ama önce Şincan ile Pamir Dağları arasındaki Taklamakan Çölünün zor koşullarını aşmamız lazım. Çölde en güvenilir yoldaş devedir. Develer, sadece İpek Yolunun değil, insan uygarlığının destanı yazılmamış gizli kahramanlarıdır. Bir deve 140 kilograma kadar yük çekebiliyor. Ne at çeker bunu, ne eşek, ne de insan gücü… Yüklü bir deve hiç su içmeden 15 gün gün yol gidebiliyor. Ama yaygın yanılgının aksine develerin hörgücü su deposu değil, yağ deposu. Enerjisini oradan alıyor. Uzun kirpikleri gözlerini kum fırtınalarından ve güneşten koruyor. Ağzını kapatır gibi istediği zaman kapatabildiği burun delikleri de kum ve toz fırtınalarından etkilenmemesini sağlıyor. Kalın ve sert dudaklarıyla çölllerdeki en dikenli bitkileri bile yiyebiliyor. Yünlü derisi onu Orta Asya’nın eksi 30 derecelere kadar düşen soğuğundan koruyor. Keçeli geniş ayakları, çöl kumunda batmadan yürümesini, kayalık enegebeli yollarda dengesini kaybetmemesine yardım ediyor. İki hörgüçlü develer genelde İpek Yolunun doğusunda çalışıyordu. Çünkü soğuğa dayanaklıydılar. Tek hörgüçlü Arap develer ise batı yollarındaki kervanların tercihiydi. Turfan’da meyve sebze pazarı Taklamakan Çölüne yeterli erzakla girmek lazım. Çünkü bir sonraki erzak noktasına ulaşmak en az 10 gün. İşte karşıdan Turfan vahası gözüküyor. Doğu Türkistan’ın kuzey batı ucundayız. Bir yanımız Taklamakan Çölü bir yanımız Yanan Dağlar. Bu kırmızı tepeler güneşte aldıkları renkten dolayı böyle adlandırılıyor. Şehrin girişinde daha pasaportuma soğuk damgayı vurarken, ortama verilen pazar efektleri için müze küratörlerine bir selam daha yolluyorum. Müzenin sergiye kurduğu enfes ses düzeninde deve böğürtüleri, at kişnemeleri, koyun melemeleri, mallarını satan tüccarların bağırışları eşliğinde Turfan’ın ünlü pazarlarından birine giriyoruz. Turfan bir vaha. Çölün ortasında bu kadar sebze ve meyveyi nerden buluyorlar, hangi suyla yetiştiriyorlar? Burada bir başka Orta Asya efsanesi, “kehriz” sulama sistemi ile tanışıyoruz. Türkiye’nin Van gibi kentlerinde de yakın zaman öncesine kadar bu yer altı su sistemi aktifti. Bugün bile Asyanın birçok yerinde hala kullanılan kehriz sistemi ile dağlardan gelen yer altı suları, yer altında inşa edilen bir kuyular şebekesi ile hem içme suyu temininde hem de tarımda kullanılabilir hale geliyor. Birleşmiş Milletler, Azerbaycan’ın antik kehriz sistemini, dünyanın kuraklık yaşanan yerlerinde susuzluk problemini çözmede kullanmayı gündemine almış durumda… Bu kehrizler çorak arazileri bile cennete çeviriyordu. Bugün bile Turfan’da hala 1000 civarında kehriz sistemi aktif durumda. Turfan’a yılda 300 milyon metreküp su taşıyor bu kehrizler. Yani, 100 bin olimpik yüzme havuzunu dolduracak kadar çok su. Günümüz dünyasında en çok kehriz İran’da var. Tam 50 bin ayrı kehriz ağına sahip İran. Turfan ne kadar vaha olsa da çöl sıcakları var. Bu nedenle de alışveriş pazarları gündüzleri kapalı. Akşam saatlerinde açılıyor. Kervanlar, burada ipek, kumaş ve mücevheratın yanına başka malllar yükleyecek. En başta deri ve kürk. Orta Asyalı avcılar kuzey steplerinde avladıkları tilki ve tavşanların kürklerini, beyaz as kürklerini satıyor. İpek Yolu ağına kürk büyük ölçüde Turfan’dan dahil oluyor. İran yönünden gelen kervanlar geyik ve ceylan derileri getiriyor. Bunlar özellikle bot yapımında çok makbul aranan deriler. Leopar derisi çok değerli. Çinli tüccarların peşinde olduğu daha özel bir mal daha var; vahşi hayvan kuyrukları. Çinli askerler, soylular bu kuyrukları şeref ve onur sembolü olarak takıyor. Leopar kuyruğu ise sembolik ve madddi değeri en yüksek olanı. Bu pazarlarda değerli taşlar da alınıp satılıyor. Yeşil akik taşı, sarı kehribar taşı, mor yakut taşı, cam göbeği yeşili beril(akuamarin), altın, yeşim taşı (jade), lacivert lapis taşı, kırmızı yakut, zümrüt, mavi safir taşı, inci, rengarenk spineller, sabuntaşı, topaz, turkuvaz, fildişi ve envai taş pazarlarda el değiştiriyordu. Lacivert lapis taşı şifa olarak da kullanılıyordu ki Afganistan ve güneydoğu Tacikistan bugün bile bu taşın dünyadaki en büyük kaynağı. Bunların yanı sıra yiyecek alıp satıyordu kervanlar Turfan pazarında. Meyve ve sebzeler dağlardan getirilen buz ve karla dolu özel sepetlerle uzak diyarlara gönderiliyordu. İran ve Ortadoğu’dan çerezler, Anadolu’dan incir, vahalardan meyveler, Orta Asya’dan sebzeler geliyordu. Herkes kendi coğrafyasından olanı satıyor, olmayanı alıyordu. Tuz, baharat, şeker, hardal Hindistan ve İran’dan Çin’e doğru gidiyordu. Çinden gelen şifalar, parfümler, koruyucular ve kozmetik Batıya gidiyordu. Ve elbette ki afrodizyak. Alanı da satanı da bugünkü kadar çoktu. Yeter ki bir yiyecek hakkında “kuvvet verir” dedikodusu yayılmaya görsün… Ve kokular…Ah güzelim kokular… Müzeye bir selam daha yolluyorum. Küplere konmuş İpek Yolu kokularını, küplerin kapaklarını açıp teker teker kokluyorum. Günümüzde önyargı kurbanı olan gül yağı. Küpün ağzını aralamamla çarpılmam bir oluyor. Benimle aynı kervanda olan herkesin de favorisi gül yağı oluyor. Dönüp dönüp kokluyor herkes… Misk küpü, çölde ıssız yıldızlı bir gecenin arzu aşılayan kokusu. Tütsüler, yasemin yağı, saussurea kökü, yalancı tesbih ağacı kökü ve daha nicesi… Tabii ki ilaçlar şifalar… Aspirin yok, vermidon yok. Ama Seylan tarçını var. Başağrısına iyi gelir derler. Isırgan otu, acı tere otu, epsom tuzu (magnezyum sülfat), zencefil kökü, alçı taşı, safran, insan saçı, sülfür, zerdeçal, ışgın (rebez), yosun, gergedan boynuzu, muskat… Hani cimrilerin başkasına bunu bile koklatmadığı berbat kokulu arsenik yani zırnık ve daha nice şifalı madde… Ama özellikle ikisini heybemize katalım. Biri ‘ginseng’. Enerji veren, güç kuvvet veren, stresi azaltan bu Çin bitkisi bugün pile popülaritesinden pek birşey yitirmemiş. İpek Yolu ehlinin en çok rağbet ettiği diğer şifa ise, geviş getiren hayvanların midesinde oluşan bezoar taşıydı. Bu İpek Yolu insanları bizim gibi sabit menüye koşullandırılmış tüketim insanları değildi. Aroma listeleri bile çeşitliliğiyle başdöndürür. Aselbent sakızı, kartal ağacı, Mekke pelesenk ağacı, mürrisafi sakızı (laden reçinesi), kafur ruhu, balzamik onika, sandalağacı ve daha sayması zor onlarca çeşit aroma da tezgahlarda el değiştiriyordu. Ve elbette tekstil. İpeğin yanı sıra en revaçta olan yündü. Bugünkü gibi sadece koyun yünü değil, deve ve yak yünü de bolca bulunurdu. Turfan’da kervanların yükleri arasına keten ve kenevir kumaşlar da dahil oluyordu. Turfan’ın bu müthiş pazarından yüklerimizi alıp, bir sonraki ana durağa Semerkant‘a doğru yola çıkıyoruz. Daha Bağdat’a kadar gidecek 4 bin 900 kilometre yol var. Semerkant yolunda Pamir Dağlarını, Fergana Vadisini geçeceğiz. Yolda Hindikuş Dağları da var Himalayalar da… Amuderya (Ceyhun) nehri de var, Siri Derya (Seyhun) nehri de… İpek Yolu’nun en iyi ipek sırmalarını mı arıyorsunuz? Samur paltoya mı ihtiyacınız var? Bir paket misk belki de… Ya da bir rulo krem rengi kaliteli kağıt? Sizin durağınız burası, Semerkant’a hoşgeldiniz. Özbekler ama daha çok da bugünkü Taciklerin ataları olan Soğd halkı, hiç kimsenin olmadığı kadar İpek Yolunun efendisiydi. Kervansaraylar, deve sürücüleri, klavuzlar hep Soğd’lardandı. Ve Semerkant onların ülkesinin tam kalbinde yer alıyordu. İpek Yolu vesilesiyle Soğd ahalisi, doğuya Çin’in içlerine kadar girdi. Birçok Çin şehrine yerleştiler. Semerkant öylesine muazzam bir ticaret ve kervan kavşağıydı ki yüzlerce kilometreden itibaren çevresi adeta kervansaray deryasıydı. Ünlü seyyah İbn-i Havkal, “Semerkant etrafında yolcuların her ihtiyacını giderebildiği kervansaraylardan bulunmayan tek bir kasaba, köy, vadi ya da çöl yoktu. Sadece Semerkant çevresinde 2000 kervansaray olduğunu duydum” diye anlatıyor o günleri. Kervansaraylar büyüleyici müesseseler… Hafızamı yokluyorum ama aklıma tek bir kervansaray filmi veya romanı bile gelmiyor, hayıflanıyorum… Semerkant’ın öyküsü kağıdın materyal olmaktan çıkıp uygarlık destanına dönüşmesinin öyküsüdür. MÖ 50 yılında Çinliler ilk kağıdı icat ettiler. Ancak kağıdın yazı için kullanılması MS 100 yılında oldu. MS 300 yılında ise kağıt yapma sanatı Semerkant’a ulaştı. Dünyanın ilk kağıt fabrikası ise 795 yılında Bağdat’ta kuruldu. Bugün kağıtsız yaşayabileceğimizi iddia edebiliyoruz ama İpek Yolunda taşınan onca mal içinde hiçbiri kağıt kadar kudretli değildi. Efsaneye göre 751 yılında Talas Savaşında Müslümanlar Çinlileri yenince kağıdın sırrını da ele geçirdi. Çinli kağıt ustaları Semerkant’a götürüldü ve Semerkant dünyanın en iyi kağıtlarının üretildiği merkez oldu. Kağıt günümüzde ağaç hamurundan elde ediliyor fakat o dönemlerde pamuk ve keten hamurundan da yapılıyordu. Kağıdın İslam Dünyasına girmesiyle bilim ve edebiyatın yaygınlaşmasında patlama meydana geldi. Bilgi akışı, o zaman ölçülerine göre inanılmaz bir hıza ulaştı. Bağdat’ta yaşayan bir bilginin, Endülüs’te basılan kitap eline birkaç ay sonra ulaştı diye “zamanımızda ilim geriledi” diye sitem ettiğini öğreniyoruz. Müslümanlar, süslü kağıtlar yaptılar. Kağıda iyi yazmak için onu pirinç nişastası ile kaplıyor, sonra yumuşak bir taşla zımparalıyor, sonra çeşitli renklerde boyuyorlardı. İpek Yolunun altın çağında Semerkant, eğitim kurumlarıyla, bilginleriyle, sanatçılarıyla, ustalarıyla, tüccarlarıyla dünyanın kültür başkentlerinden biri olmuştu. İpek Yolu kervanlarının Semerkant’tan sonraki ana hedefi Bağdat. Ne ki önce Karakum Çölü bilahare Zağros Dağları gibi iki çetin engeli de geçmek lazım. Barışın ülkesi Bağdat. İpek Yolunun altın çağı başlarken, 762 yılında Abbasi Halifesi Mansur tarafından Dicle Nehrinin kenarına kuruldu. Abbasiler başkenti Şam’dan bu yeni şehre taşıdılar. Kısa sürede Müslüman dünyasının kalbi haline geldi. Adı bir rivayete göre Farsça “bağ – dad (panayır bahçesi)”dan geliyor. Bir rivayete göre ise, yine Farsça “Be huda da (Allah verdi)” ifadesinden. İpek yolunun 3 sembol ürünü var. İpek ve kağıdı andık. İkisi de çoğunlukla doğudan batıya geliyordu. Üçüncüsü yani ”cam” ise Bağdat’tan doğuya doğru yola çıkıyordu. Camın tarihi Ortadoğuda başladı. Kum, kireç ve soda külünün karışımı 1370 derece sıcaklığa ulaştığında cama dönüşüyordu. Cam, İpek Yolu aracılığıyla Çin’e ulaştığında Çinliler uzun süre cama, “en pahalı mücevher” muamelesi yapmış. Tabi Çinliler, camın doğal bir madeni ürün değil de “üretilen” bir mamul olduğunu farkedinceye kadar tüccarlar iyi para kazanmış. Hindistan’dan yola çıkan sayı sistemleri, Bağdat’ta modern matematiğin bugünkü sayı sistemine dönüştü. Sıfır, matematiğe dahil oldu. Harun Reşid’in Bağdat’ta kurduğu “Dar-ul Hikme“, başta Antik Yunan klasikleri olmak üzere muazzam bir tercüme faaliyetine girişti. Tam bir icatlar çağı başladı. Müslüman bilginler, su servis edeninden zamanı gösterenine kadar sayısız makine icat ediyordu. El Ceziri 800’lü yıllarda su saatini icat etti. Bunun yanı sıra 50 ayrı makinenin de mucididir. İbn-i Heysem’den, özellikle tıpta çığırlar açan İbn-i Sina’ya, Ömer Hayyam’dan, El Kindi’ye, Abdurrahman El Sufi’den Harizmi’ye, burda sayması zor nice bilgin ve edebiyatçı İpek Yolunun çocuğudur. New York müzesindeki sergide Bağdat şehri bölümüne girdiğimde karşıma çıkan bilimsel şölen, bugünkü Bağdat’ı düşününce dokunaklı geliyor. Sergide en hayran kaldığım şeylerden biri olan ve bir Bağdat icadı olan ‘usturlab’ın(astrolobe) başına oturuyorum. Penceremsi bir derinliğin içine Bağdat’tan görünen uzayın derinliklerini temsil eden yıldızlar var. Yıldızlar karanlığın içinde ışıl ışıl yanıyor. Aleti kullanarak gördüğüm yıldızların uzaklığını ya da zamanı ölçmeye çalışıyorum ama başaramıyorum. Ta Şian’dan geliyorum, yol yorgunluğu olsa gerek. Bağdat’tan görünen uzayı biraz seyrettikten sonra kalkıp sağa dönünce duvarı boydan boya kaplayacak şekilde İngilizcesi yazılmış bir Hadis görüyorum; “İlim için yola çıkana, Allah da cennetin yolunu gösterir“. M.S. 8’nci yüzyıldaki bu yolculuktan istemeye istemeye günümüze dönüyorum. Kervanla ziyaret ettiğim yerlerin bugününü merak ediyorum. Bugün Çin’in uzay programına da ev sahipliği yapan Şian, 8 milyonluk bir şehir. Nüfusu günümüzde 250 bin civarında olan Turfan, ücra ve bir Doğu Türkistan şehri. Nüfusun yarısını hala Uygur Türkleri oluşturuyor. 600 bin nüfuslu Semerkant, dünyadan o kadar izole bir şehir ki ne siz sorun ne ben anlatayım. Ya Bağdat? 1258 yılında Moğolların yerle bir ettiği bu uygarlık beşiği, 750 yıl sonra önce bir diktatörün, sonra petrol ve silah endüstrisinin ve günümüzde kapkara bir barbarlığın tehdidi altında üst üste yıkımlar yaşıyor. Müze içinde yaklaşık yaklaşık 200 metreyi bulan İpek Yolunda dolandığım iki saat boyunca seslerini dinlediğim, tüccarlar, bilginler, aşıklar, hacılar, müzisyenler, hatta keçiler, koyunlar, develer artık yok. Anılmayı hakedecek hayatlar yaşamışlar ve göçüp gitmişler… Sergiyi hazırlayanlar bu gerçeği de Ömer Hayyam‘ın bir dörtlüğünün İngilizcesini çıkış kapısına yazarak bizi uğurluyor; Bu dünya bir kervansaray Bir giriş bir de çıkış kapısı olan… Her gün bir yeni kervan gelir bu saraya, Bir diğeri giderken… CEMAL TUNÇDEMİR
    0 Comments 0 Shares
  • Cuma Hutbesi "Rabbimiz Çevre İle Bizlere Ne Öğretir?"

    Muhterem Müslümanlar!

    Sahabenin önde gelenlerinden Ebu’d-Derdâ (r.a) bir gün fidan dikiyordu. Onu gören biri, bu işin dünya malına düşkünlük anlamına geldiğini zannederek, “Allah Resûlü’nün arkadaşı olduğun halde sen de mi böyle yapıyorsun?” dedi. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ (r.a), Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in şu hadis-i şerifini ona hatırlattı: “Her kim bir ağaç diker de ondan bir insan yahut Allah’ın yarattığı herhangi bir canlı yerse bu, o kimse için bir sadaka olur.”[1]

    Aziz Müminler!

    Kâinat, Allah’ın yoktan var ettiği ve bizlere bahşettiği bir nimettir. Allah’ın mülkünde ve hâkimiyetinde olan, imar ve ihya sorumluluğunu üzerimize yüklediği bir emanettir. Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren bir hakikat kitabıdır. Nitekim Rabbimiz bu gerçeği Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber vermektedir: “Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, Allah’ın varlığının delillerindendir.”[2] Cenâb-ı Hak, hassas bir denge ve düzen ile yarattığı kâinatın kendisinin eseri olduğunu bizlere öğretmektedir. Hayat bulduğumuz bu âlemi ve içindekilerini yaratanın, yaşatanın ve yönetenin kendisi olduğunu hatırlatmaktadır.

    Kıymetli Müslümanlar!

    Çevresine ibret nazarıyla bakan insan, göklerin direksiz durmasında, yeryüzünün yaşamaya elverişli kılınmasında, kâinatın kusursuz işleyişinde nice hikmetler görecektir. Gökten inen yağmurla hayat bulan topraktan türlü türlü bitkiler yetişmesinde, can dostlarımız hayvanların birbirinden güzel görüntülerinde ve bizlere sundukları sayısız faydalarda nice ibretler bulacaktır.

    Değerli Müminler!

    İnsan, kâinatı keşfettikçe kendini keşfeder. Dünyayı tanıdıkça yaratılış gayesini daha iyi kavrar. Çevresini anladıkça nereden geldiğini ve nereye gideceğini idrak eder. İnsan, suyu hayatın kaynağı olarak bildiği kadar, kendisinin de bir damla sudan yaratıldığını düşündüğünde tevazu sahibi olur, kibirden arınır. Evini güneşin ışığına ve ısısına açtığı gibi gönül hanesini de İslam’ın çağlar aşan aydınlığına açtığında iyiliği dünyaya hâkim kılar. Yemyeşil vadilerin, masmavi denizlerin, yıldızlarla bezenmiş göklerin kâinatın süsü olduğunu idrak ettiği gibi hayâ ve iffetin de ruhun süsü olduğunu fark ettiğinde güzel ahlakı kuşanır, huzura erer, gerçek mutluluğu elde eder.

    Aziz Müslümanlar!

    Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.”[3] Bu ayet-i kerimede belirtilen hakikati bugün hepimiz açıkça görüyoruz. Günümüzde yaşanan çevre felaketleri, sorumluluklarımızı ihmal etmemizden kaynaklanıyor. Her gün, bir canlının daha neslinin tükendiğine dair haberler duyuyoruz. Tabiattaki doğal yaşam alanları sadece fotoğraflara konu olacak kadar azalmış durumda. İhmal ve kusurlarımızdan dolayı ormanlar kaybolmaya, topraklar çölleşmeye, su kaynakları yok olmaya başladı. Oysaki çevremizde yer alan her varlık Allah katında değerlidir ve kendi lisan-ı haliyle Allah’ı zikretmektedir. Yüce Rabbimiz bu hususu bize şöyle haber vermektedir:تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler.”[4]

    Öyleyse Kıymetli Müminler!

    Yaratılan her varlığa Yaratandan ötürü değer verelim. Kâinat kitabını, hikmet, tefekkür ve ibretle okuyalım. Kaynaklarımızı ölçülü kullanalım, israf etmeyelim. Yüce Allah’ın âleme koyduğu hassas dengeyi gözetelim ve koruyalım. Çevremize karşı sorumluluğumuzu ibadet şuuruyla yerine getirelim. Kâinatın yegâne sahibinin Rabbimiz olduğunu, bizim ise emanetçi olduğumuzu aklımızdan çıkarmayalım. Unutmayalım ki, çevremiz atalarımızdan bize bir miras, bizim de çocuklarımıza bırakacağımız eşsiz bir emanettir.

    [1] İbn Hanbel, VI, 443.
    [2] Şûrâ, 42/29.
    [3] Rûm, 30/41.
    [4] İsrâ, 17/44.
    Cuma Hutbesi "Rabbimiz Çevre İle Bizlere Ne Öğretir?" Muhterem Müslümanlar! Sahabenin önde gelenlerinden Ebu’d-Derdâ (r.a) bir gün fidan dikiyordu. Onu gören biri, bu işin dünya malına düşkünlük anlamına geldiğini zannederek, “Allah Resûlü’nün arkadaşı olduğun halde sen de mi böyle yapıyorsun?” dedi. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ (r.a), Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in şu hadis-i şerifini ona hatırlattı: “Her kim bir ağaç diker de ondan bir insan yahut Allah’ın yarattığı herhangi bir canlı yerse bu, o kimse için bir sadaka olur.”[1] Aziz Müminler! Kâinat, Allah’ın yoktan var ettiği ve bizlere bahşettiği bir nimettir. Allah’ın mülkünde ve hâkimiyetinde olan, imar ve ihya sorumluluğunu üzerimize yüklediği bir emanettir. Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren bir hakikat kitabıdır. Nitekim Rabbimiz bu gerçeği Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber vermektedir: “Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, Allah’ın varlığının delillerindendir.”[2] Cenâb-ı Hak, hassas bir denge ve düzen ile yarattığı kâinatın kendisinin eseri olduğunu bizlere öğretmektedir. Hayat bulduğumuz bu âlemi ve içindekilerini yaratanın, yaşatanın ve yönetenin kendisi olduğunu hatırlatmaktadır. Kıymetli Müslümanlar! Çevresine ibret nazarıyla bakan insan, göklerin direksiz durmasında, yeryüzünün yaşamaya elverişli kılınmasında, kâinatın kusursuz işleyişinde nice hikmetler görecektir. Gökten inen yağmurla hayat bulan topraktan türlü türlü bitkiler yetişmesinde, can dostlarımız hayvanların birbirinden güzel görüntülerinde ve bizlere sundukları sayısız faydalarda nice ibretler bulacaktır. Değerli Müminler! İnsan, kâinatı keşfettikçe kendini keşfeder. Dünyayı tanıdıkça yaratılış gayesini daha iyi kavrar. Çevresini anladıkça nereden geldiğini ve nereye gideceğini idrak eder. İnsan, suyu hayatın kaynağı olarak bildiği kadar, kendisinin de bir damla sudan yaratıldığını düşündüğünde tevazu sahibi olur, kibirden arınır. Evini güneşin ışığına ve ısısına açtığı gibi gönül hanesini de İslam’ın çağlar aşan aydınlığına açtığında iyiliği dünyaya hâkim kılar. Yemyeşil vadilerin, masmavi denizlerin, yıldızlarla bezenmiş göklerin kâinatın süsü olduğunu idrak ettiği gibi hayâ ve iffetin de ruhun süsü olduğunu fark ettiğinde güzel ahlakı kuşanır, huzura erer, gerçek mutluluğu elde eder. Aziz Müslümanlar! Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.”[3] Bu ayet-i kerimede belirtilen hakikati bugün hepimiz açıkça görüyoruz. Günümüzde yaşanan çevre felaketleri, sorumluluklarımızı ihmal etmemizden kaynaklanıyor. Her gün, bir canlının daha neslinin tükendiğine dair haberler duyuyoruz. Tabiattaki doğal yaşam alanları sadece fotoğraflara konu olacak kadar azalmış durumda. İhmal ve kusurlarımızdan dolayı ormanlar kaybolmaya, topraklar çölleşmeye, su kaynakları yok olmaya başladı. Oysaki çevremizde yer alan her varlık Allah katında değerlidir ve kendi lisan-ı haliyle Allah’ı zikretmektedir. Yüce Rabbimiz bu hususu bize şöyle haber vermektedir:تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler.”[4] Öyleyse Kıymetli Müminler! Yaratılan her varlığa Yaratandan ötürü değer verelim. Kâinat kitabını, hikmet, tefekkür ve ibretle okuyalım. Kaynaklarımızı ölçülü kullanalım, israf etmeyelim. Yüce Allah’ın âleme koyduğu hassas dengeyi gözetelim ve koruyalım. Çevremize karşı sorumluluğumuzu ibadet şuuruyla yerine getirelim. Kâinatın yegâne sahibinin Rabbimiz olduğunu, bizim ise emanetçi olduğumuzu aklımızdan çıkarmayalım. Unutmayalım ki, çevremiz atalarımızdan bize bir miras, bizim de çocuklarımıza bırakacağımız eşsiz bir emanettir. [1] İbn Hanbel, VI, 443. [2] Şûrâ, 42/29. [3] Rûm, 30/41. [4] İsrâ, 17/44.
    0 Comments 0 Shares
  • İstanbul Türkiye
    Dünyanın en güzel sahil saraylarından biri olan Dolmabahçe’de tarih ve sanatla iç içe huzur dolu bir gün

    A peaceful day surrounded with art and history in one of the most beautiful coastal palaces of the world, Dolmabahçe Palace

    #millsaraylar #dolmabahçesarayı #istanbul #go #türkiye #kesfetteyiz #kesfet
    İstanbul Türkiye Dünyanın en güzel sahil saraylarından biri olan Dolmabahçe’de tarih ve sanatla iç içe huzur dolu bir gün🏛️ A peaceful day surrounded with art and history in one of the most beautiful coastal palaces of the world, Dolmabahçe Palace🏛️ #millsaraylar #dolmabahçesarayı #istanbul #go #türkiye #kesfetteyiz #kesfet
    0 Comments 0 Shares
  • URFA TÜRKİYE

    Halil Ür-Rahman Camii,Halil ür-Rahman Gölü’nün (Balıklıgöl) yanında yer almaktadır. Halk arasında ‘Döşeme Camisi’ olarak isimlendirilmektedir.
    Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde bu camiden “İbrahim Halil Tekkesi” olarak bahsetmektedir.
    Halil-ül Rahman Camii,Hz. İbrahim’in ateşe atıldığında düştüğü yer olarak ziyaret edilmekte ve buradaki doğal su kaynağının şifalı olduğuna inanılmaktadır. Her dönem yoğun ziyaret olarak ilgi gören Halil-ül Rahman Camii görülmeye değer bir tarihi camidir.


    #keşfet #keşfetteyiz #şanlıurfa #gümrükhanı #hzibrahimmakamı #bakırcılarçarşısı #almacıpazarı #baklava #beyran #katmer #burmakatmer #şanlıurfa #şehriurfa #balıklıgöl #urfadeyince #urfadagezilecekyerler #aynizelihagölü #halilürrahmangölü #sazangiller #tarihimekan #instareels
    URFA TÜRKİYE 📍Halil Ür-Rahman Camii,Halil ür-Rahman Gölü’nün (Balıklıgöl) yanında yer almaktadır. Halk arasında ‘Döşeme Camisi’ olarak isimlendirilmektedir. 📍Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde bu camiden “İbrahim Halil Tekkesi” olarak bahsetmektedir. 📍Halil-ül Rahman Camii,Hz. İbrahim’in ateşe atıldığında düştüğü yer olarak ziyaret edilmekte ve buradaki doğal su kaynağının şifalı olduğuna inanılmaktadır. Her dönem yoğun ziyaret olarak ilgi gören Halil-ül Rahman Camii görülmeye değer bir tarihi camidir. #keşfet #keşfetteyiz #şanlıurfa #gümrükhanı #hzibrahimmakamı #bakırcılarçarşısı #almacıpazarı #baklava #beyran #katmer #burmakatmer #şanlıurfa #şehriurfa #balıklıgöl #urfadeyince #urfadagezilecekyerler #aynizelihagölü #halilürrahmangölü #sazangiller #tarihimekan #instareels
    1
    0 Comments 0 Shares
  • Didim, Aydın TÜRKİYE
    Havaların bahar mevsimini yaşattığı Ocak ayında, Balat’tan kış manzarasını sizinle paylaşmak istedik. Nefis pastoral görüntüler sunan Balat’ın Milet örenyerine ev sahipliği yaptığını da hatırlatalım bu arada.



    Didim, Aydin Türkiye
    We wanted to share the winter view from Balat with you in January, when the weather feels like spring. By the way, let us remind you that Balat, which offers exquisite pastoral views, is home to the archaeological site of Miletus.


    #Balat #Didim #Aydın #Türkiye #GoAydın #KışManzarası #pastoral #kırsal #Milet #doğadakal #gencgezginler #gezelimgorelim #gezginler #gezginlerbirarada #gezginlerle #gezginyaşamlar #gezifotograflari #gezilecekyerler #gezirehberi #geziyorumçekiyorum #countryside #kadrajgezginleri #kampingturkiye #keşfettürkiye #seyahatblog #simdiburadaolsak #türkiyede1yer #vizordekihayatlar #yolaçıkyolaçık #VisitAydın
    Didim, Aydın TÜRKİYE Havaların bahar mevsimini yaşattığı Ocak ayında, Balat’tan kış manzarasını sizinle paylaşmak istedik. Nefis pastoral görüntüler sunan Balat’ın Milet örenyerine ev sahipliği yaptığını da hatırlatalım bu arada. 🔸🔹🔸🔹🔸 Didim, Aydin Türkiye We wanted to share the winter view from Balat with you in January, when the weather feels like spring. By the way, let us remind you that Balat, which offers exquisite pastoral views, is home to the archaeological site of Miletus. 🚗 #Balat #Didim #Aydın #Türkiye #GoAydın #KışManzarası #pastoral #kırsal #Milet #doğadakal #gencgezginler #gezelimgorelim #gezginler #gezginlerbirarada #gezginlerle #gezginyaşamlar #gezifotograflari #gezilecekyerler #gezirehberi #geziyorumçekiyorum #countryside #kadrajgezginleri #kampingturkiye #keşfettürkiye #seyahatblog #simdiburadaolsak #türkiyede1yer #vizordekihayatlar #yolaçıkyolaçık #VisitAydın
    0 Comments 0 Shares
More Results